yha bende de var ilk 12 bölm ama yayınlamak istemiorm çünkü stephanie uğraşmış yazmış ama bi arkadaşı yüzünden internete sızmış... çok fanı olduu için de kısa sürede yayılmış bence hiç gerek yok 15 nisan'da şafak vakti çıkıo 5. kitap da peşine çıkar die düşünüorm (ben okdm zaten daha çimenlere yatmadan ve baseball oynamadan bitio çok heycanlı yerde kalıo yani o yüzden kitabı beklemenizi öneririm

)
Kendini karamsarlığından o şekilde kurtardı, Bella’nın benimle olan
diyaloguyla ilgilenmediği fikriyle neşelendi. Bu beni kabul edilebilir düzeyin bayağı
üzerinde rahatsız etti, o yüzden onu dinlemeyi bıraktım.
Müzik setine sert bir müzik CD’si taktım ve diğer sesleri boğana kadar sesini
açtım. Kendimi Mike Newton’ın düşüncelerine geri dönmekten, kızı gözetlemekten
alıkoymak için çok fazla odaklanmam gerekti.
Saat bitmek üzereyken birkaç kere hile yaptım. Gözetlemek değil, diye ikna
etmeye çalıştım kendimi. Beden dersinden ne zaman çıkacağını, park yerine ne
zaman varacağını bilmem gerekiyordu. Beni hazırlıksız yakalamasını istemiyordum.
Öğrenciler spor salonunun kapılarından çıkmaya başladığında, neden
yaptığımdan emin olmayarak arabadan dışarı çıktım. Yağmur hafifti – saçımı
yavaşça ıslatmaya başladığında görmezden geldim.
Onun beni burada görmesini mi istiyordum? Gelip benimle konuşmasını mı
umuyordum? Ben ne yapıyordum?
Davranışımın yanlış olduğunu bilerek kendimi arabaya geri girmek için ikna
etmeye çalışmama rağmen, hareket etmedim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum ve
onun, dudakları kenarlarından aşağıya kıvrılmış bir halde bana doğru yavaşça
yürümesini izlerken hafifçe nefes aldım. Bana bakmadı. Bulutlara, sanki onu
gücendirmişler gibi yüzünü buruşturarak birkaç kere göz attı.
Yanımdan geçmek zorunda kalmadan arabasına ulaştığında hayal kırıklığına
uğradım. Benimle konuşur muydu? Ben onunla konuşur muydum?
Soluk kırmızı bir Chevy kamyonete bindi, paslanmış, babasından daha yaşlı
dev bir canavar. Motoru çalıştırmasını izledim – eski motor park yerindeki diğer
araçlardan daha yüksek sesle kükredi – sonra ellerini ısıtıcının önüne uzattı. Soğuk
onun için rahatsız ediciydi – sevmiyordu. Parmaklarıyla saçlarını ayırdı, buklelerini,
sanki onları kurutmak istiyormuş gibi sıcak hava dalgasına doğru getirdi.
Kamyonetin içinin nasıl kokacağını hayal ettim ve sonra hızlıca bu düşünceyi
bastırdım.
Geri gitmeye hazırlanırken etrafına göz gezdirdi ve sonunda yönüme doğru
döndü. Bana sadece yarım saniye boyunca baktı, gözlerini kaçırıp kamyoneti geriye
doğru sürmeden önce gözlerinde okuyabildiğim tek şey şaşkınlıktı. Ve sonra yine
durdu, kamyonetin arkası Eric Teague’ı santimlerle sıyırmıştı.
Ağzı üzüntüyle açılarak dikiz aynasından baktı. Diğer araba arkasından
geçtiğinde, bütün kör noktaları iki kere kontrol etti ve park yerinden o kadar dikkatle
çıktı ki sırıtmama neden oldu. Sanki eski kamyonetinin içinde tehlikeli olduğunu
düşünüyormuş gibiydi.
Bella Swan’ın ne sürüyor olursa olsun, herhangi birine tehlikeli olması
düşüncesi, kız dosdoğru ileri bakarak önümden geçtiğinde beni kahkahalarla
güldürdü.
2. Bölüm sonuuuu
3. Olağanüstü Olay
Aslında susamamıştım; ama o gece tekrar avlanmaya karar verdim. Küçük bir
önlem, yetersiz olacağını bilmeme rağmen.
Carlisle benimle geldi; Denali’den döndüğümden beri hiç yalnız kalmamıştık.
Kara ormanda beraber koşarken, onun geçen haftaki acele vedayı düşündüğünü
duydum.
Anısında, yüz hatlarımın çaresizlikle kıvrandığını gördüm. Ãaşkınlığını ve ani
endişesini hissettim.
“Edward?”
“Gitmeliyim Carlise. Gitmek zorundayım, şimdi.”
“Ne oldu?”
“Hiçbir şey. Henüz. Ama olacak, eğer kalırsam.”
Koluma uzanmıştı. Elinden çekindiğimde onu nasıl incittiğimi hissettim.
“Anlamıyorum.”
“Sen hiç… hiçbir zaman…”
Kendimi derin bir nefes alırken izledim, derin endişesinden doğru
gözlerimdeki vahşi ışığı gördüm.
“Hiç sana diğerlerinden daha güzel kokan biri oldu mu? Çok daha güzel?
“Ah.”
Anladığını gördüğümde, yüzüm utançla düşmüştü. Bana dokunmak için
uzanmış, tekrar geri çekilmemi görmezden gelerek sol elini omzuma koymuştu.
“Direnmek için yapman gerekeni yap oğlum. Seni özleyeceğim. İşte, benim arabamı al.
O daha hızlı.”
Ãimdi, o zaman beni göndererek doğru şeyi yapıp yapmadığını merak
ediyordu. Güvensizliğiyle beni incitip incitmediğini.
“Hayır.” diye fısıldadım koşarken. “İhtiyacım olan şey oydu. Eğer kalmamı
söyleseydin, güvenine kolaylıkla ihanet edebilirdim.”
“Acı çektiğin için üzgünüm Edward; ama Swan kızını hayatta tutabilmek için
yapman gerekeni yapmalısın. Tekrar gitmemiz gerekse bile.”
“Biliyorum, biliyorum.”
“Niye geri geldin? Burada olmandan mutlu olduğumu biliyorsun; ama eğer
çok zorsa…”
“Ödlek gibi hissetmeyi sevmiyorum.” diye itiraf ettim.
Yavaşladık – şimdi karanlığın içinde tempolu koşuyorduk.
“Onu tehlikeye atmaktan daha iyidir. Bir ya da iki sene sonra gitmiş olacak.”
“Haklısın, bunu biliyorum.” Aksine, kelimeleri beni sadece kalmaya daha
istekli hale getirdi. Kız bir ya da iki sene içinde gidecekti…
Carlisle koşmayı bıraktı ve ben de onunla birlikte durdum; ifademi incelemek
için döndü.
Ama kaçmayacaksın değil mi?
Başımı eğdim.
Gurur mu Edward? Bunda utanılacak hiçbir şey–
“Hayır, beni burada tutan gurur değil. Ãimdi değil.”
Gidecek yerin olmaması mı?
Kısaca güldüm. “Hayır. Bu beni durdurmazdı, eğer kendimi
gönderebilseydim.”
“Seninle geliriz tabii ki, eğer ihtiyacın olan buysa. Sadece sorman gerekli. Sen
kalanı için şikayet etmeden taşındın. Sana bunu çok görmezler.”
Kaşımı kaldırdım.
Güldü. “Evet, Rosalie görebilir; ama sana borcu var. Zaten şimdi ayrılmamız
bir hayat sonlandıktan sonra gitmemizden daha iyi, hiç hasar vermeden.” Sona
doğru bütün mizah silinmişt.
Kelimelerinden irkildim.
“Evet.” diye katıldım. Sesim boğuk çıktı.
Ama gitmiyorsun?
İç çektim. “Gitmeliyim.”
“Seni burada tutan ne Edward? Anlayamıyorum…”
“Açıklayıp açıklayamayacağımı bilmiyorum.” Kendime bile. Hiçbir mana
çıkartamıyordum.
Uzun bir süre yüz ifademi ölçtü.
Hayır, anlayamıyorum; ama eğer istersen mahremiyetine saygı duyarım.
“Teşekkürler. Bu çok cömertçe, benim kimseye mahremiyet vermediğimi
düşünürsek.” Bir istisna dışında… ve onu bu özellikten mahrum bırakabilmek için
elimden geleni yapıyordum değil mi?
Hepimizin acayiplikleri var. Tekrar güldü. Başlayalım mı?
Küçük bir geyik sürüsünün kokusunu yakalamıştı. Çok fazla istek duymak
zordu, en iyi şartlar altında bile, ağız sulandırıcı bir aroma değildi. Ãu anda, kızın
kanının anısı zihnimdeyken, koku aslında midemi bulandırıyordu.
İç çektim. “Başlayalım.” deyip kabul ettim, boğazımdan daha fazla kan
geçmesinin çok az yardım edeceğini bilmeme rağmen.
İkimiz de avlanmak üzere çömeldik ve çekici olmayan kokunun bizi sessizce
ileri götürmesine izin verdik.
Eve döndüğümüzde daha soğuktu. Eriyen kar donmuştu; sanki ince bir
tabaka cam her şeyi kaplamış gibiydi – her çam iğnesini, her eğreltiotu yaprağını, her
çimi buz tutmuştu.
Carlisle hastanedeki erken mesaisi için giyinmeye gittiğinde, nehrin kıyısında
kalıp güneşin doğmasını bekledim. Tükettiğim kan miktarı nedeniyle neredeyse
şişmiş hissediyordum; ama kızın yanına tekrar oturduğumda bunun çok az şey ifade
edeceğini biliyordum.
Üzerine oturduğum taş kadar soğuk ve hareketsiz halde buzlu kıyının
yanında akan karanlık suyu izledim.
Carlisle haklıydı. Forks’tan ayrılmalıydım. Yokluğumu açıklamak için bir
öykü yayabilirlerdi. Avrupa’da yatılı okul. Uzak akrabaları ziyaret. Ergen kaçak.
Hikayenin bir önemi yoktu. Kimse çok derin sorgulamazdı.
Sadece bir ya da iki yıl, ve sonra kız kaybolacaktı. Hayatına devam edecekti –
devam edeceği bir hayatı olacaktı. Bir yerlerde üniversiteye gidecek, yaşlanacak, bir
kariyere başlayacak, belki de biriyle evlenecekti. Bunu resmedebiliyordum – kızı,
beyazlar içinde, kolu babasınınkinde, ölçülü adımlarla yürürken görebiliyordum.
Garipti, bu görüntünün bana verdiği acı. Anlayamadım. Benim asla sahip
olamayacağım bir geleceği olduğu için onu kıskanıyor muydum? Bu mantıklı
gelmiyordu. Etrafımdaki insanların her birinin önünde aynı potansiyel vardı – bir
hayat – ve ben onlara imrenmeyi nadiren bırakıyordum.
Onu geleceğine bırakmalıydım, hayatını riske atmayı kesmeliydim. Doğru
olan buydu. Carlisle her zaman doğru yolu seçerdi. Ãimdi onu dinlemeliydim.
Güneş bulutların arkasında doğdu ve zayıf ışık, donmuş bütün camı
parıldattı.
Bir gün daha, diye karar verdim. Onu bir kere daha görecektim. Bunun
üstesinden gelebilirdim. Belki kararlaştırılmış gidişimden bahseder, hikayeyi
yaratırdım.
Bu zor olacaktı; şimdiden bana kalmak için mazeretler düşündüren kuvvetli
isteksizliği hissedebiliyordum – mühleti uzatmak için, iki gün, üç, dört… ama doğru
olanı yapacaktım. Carlisle’ın öğüdüne güvenebileceğimi biliyordum, kendi başıma
doğru kararı verebilmek için fazla çekişme içinde olduğumu da.
Çok fazla çekişme içinde. Bu isteksizliğin ne kadarı saplantı haline gelmiş
merakımdan, ne kadarı tatmin olmamış susuzluğumdan geliyordu?
Okula gitmeden üzerimi değiştirmek için eve girdim.
Alice üçüncü katın kenarında, en üst basamakta oturmuş beni bekliyordu.
Yine gidiyorsun, diye suçladı.
İç çektim ve başımı salladım.
Bu sefer nereye gittiğini göremiyorum.
“Henüz nereye gideceğimi bilmiyorum.” dedim fısıldayarak.
Kalmanı istiyorum.
Kafamı iki yana salladım.
Belki Jazz ile ben seninle geliriz?
“Eğer onları gözetmek için burada olmazsam sana daha çok ihtiyaçları olacak.
Ayrıca Esme’yi düşün, ailesinin yarısını ondan bir hamlede alabilir misin?”
Onu çok üzeceksin.
“Biliyorum. İşte bu yüzden sizin kalmanız gerekli.”
Senin burada olmanla aynı değil, bunu biliyorsun.
“Evet; ama doğru olanı yapmak zorundayım.”
Pek çok doğru ve pek çok yanlış yol var gerçi, değil mi?
Kısa bir anlığına garip görüşlerinden birine sürüklenmişti; belirsiz görüntüler
gelip geçer ve dönerken onunla birlikte izledim. Kendimi anlam veremediğim garip
gölgelerin arasında gördüm – sisli, kesin olmayan şekiller. Sonra, aniden tenim
küçük, açık bir çayırlıkta, parlak gün ışığında parıldıyordu. Burası bildiğim bir
yerdi.Çayırlıkta benimle birlikte bir figür vardı; ama yine, belirsizdi, tanınacak kadar
orada değildi. Görüntüler, milyonlarca küçük seçim geleceği tekrar düzenlerken
titredi ve kayboldu.
“Pek bir şey yakalayamadım.” dedim Alice’e, görüşleri karardığında.
Ben de. Geleceğin o kadar çok değişiyor ki, hiçbirine yetişemiyorum; ama sanırım…
Durakladı ve benimle ilgili yakın zamanlı başka görüşlerini kafasından
geçirdi. Hepsi aynıydı – bulanık ve belirsiz.
“Sanırım bir şey değişiyor gerçi” dedi sesli olarak. “Hayatın bir dönüm
noktasında gibi görünüyor.”
Vahşice güldüm. “Karnavallardaki sahte çingeneler gibi konuştuğunun
farkındasın değil mi?”
Bana dil çıkardı.
“Bugün sorun yok ama, değil mi?” dedim, sesim aniden kaygılı hale gelmişti.
“Kimseyi öldürdüğünü görmüyorum.” diye temin etti beni.
“Teşekkürler Alice.”
“Git giyin. Ben hiçbir şey söylemeyeceğim – sen hazır olduğun zaman
diğerlerine söylersin.”
Ayağa kalktı ve merdivenlerden aşağı ok gibi fırladı, omuzları biraz
kamburlaşmıştı. Seni özleyeceğim. Gerçekten.
Evet, ben de onu gerçekten özleyecektim.
Okula sessizlik içinde gittik. Jasper, Alice’in bir şeye üzüldüğünü
söyleyebilirdi; ama eğer konuşmak isteseydi çoktan anlatmış olacağını biliyordu.
Emmett ile Rosalie hiçbir şeyin farkında değillerdi, anlarından birini yaşıyor,
birbirlerinin gözlerine hayranlıkla bakıyorlardı – dışarıdan izlendiğinde oldukça
tiksinçti. Hepimiz birbirlerine nasıl çılgınca aşık olduklarının farkındaydık. Ya da
belki de sadece ben, yalnız olan tek kişi olduğum için durumu acı karşılıyordum.
Bazı günler, üç çift kusursuz eşleşmiş aşıkla yaşamak diğerlerinden daha zordu.
Bugün, onlardan biriydi.
Belki de, ben şimdiye kadar olmam gereken yaşlı adam gibi ters, sinirli ve
kavgacı halde ortalarda dolanmayınca daha mutlu olurlardı.
Tabii ki, okula ulaşır ulaşmaz yaptığım ilk şey kızı aramak oldu, sadece
kendimi tekrar hazırlamak.
Doğru.
Dünyamın aniden onun dışında bomboş gözükmesi utandırıcıydı – bütün
varlığımın merkezi artık kendim yerine o kızdı.
Bunu anlamak kolaydı gerçi, gerçekten; seksen yıl her gün ve gece aynı şeyleri
yaşadıktan sonra herhangi bir değişiklik soğurma noktası haline geliyordu.
Daha okula varmamıştı; ama uzaktaki kamyonetinin motorunun gök
gürültüsüne benzeyen sesini duyabiliyordum. Beklemek için arabaya yaslandım.
Diğerleri direkt sınıflarına giderken Alice benimle kaldı. Aşırı düşkünlüğümden
sıkılmışlardı – bir insanın, ne kadar nefis kokuyor olursa olsun, ilgimi bu kadar uzun
süre çekiyor olması onlara anlaşılmaz geliyordu.
Kız yavaşça görüşüme girdi, gözleri dikkatle yoldaydı, elleri direksiyonu
sımsıkı kavramıştı. Bir şeyden dolayı gergin görünüyordu. Bunun ne olduğunu
anlamam, her insanın ifadesinin benzer olduğunu fark etmem bir saniyemi aldı. Ah,
yol buz yüzünden kaygandı ve hepsi daha dikkatli sürmeye çalışıyordu. Riski
ciddiye aldığını görebiliyordum.
Bu, karakteriyle ilgili öğrendiklerimle uyuşuyordu. Küçük listeme ekledim:
Ciddi biriydi, sorumluluk sahibi biri.
Benden çok uzağa park etmedi; ama burada durup ona baktığımı henüz fark
etmemişti. Ettiğinde ne yapacağını merak ettim. Kızarıp uzaklaşır mıydı? Bu ilk
tahminimdi; ama belki bakmaya devam ederdi. Belki gelip benimle konuşurdu.
Derin bir nefes alarak umutla ciğerlerimi doldurdum, her ihtimale karşı.
Kamyonetinden dikkatle çıkıp, ağırlığını vermeden önce kaygan zemini
kontrol etti. Yukarı bakmadı. Bu beni rahatsız etti. Belki ben gidip onunla
konuşurdum…
Hayır, bu yanlış olurdu.
Okula doğru dönmek yerine adımlarına güvenemeyerek kamyonetinin yanına
yapışıp aracın arkasına yöneldi. Bu beni gülümsetti ve Alice’in gözlerini yüzümde
hissettim. Düşündüğü her neyse onu dinlemedim – kızın kar zincirlerini kontrol
edişini izlerken çok eğleniyordum. Ayağının yerde kayış şekline bakılırsa gerçekten
düşme tehlikesi var gibi görünüyordu. Başka kimse sorun yaşamıyordu – en kaygan
yere mi park etmişti?
Yüzünde garip bir ifadeyle orada durakladı. Bu… hassas mıydı? Sanki
tekerleklerle ilgili bir şey onu… duygulandırmış gibi?
Merak yine susuzluk gibi acıttı. Sanki onun ne düşündüğünü bilmek
zorundaymışım gibiydi – sanki başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi.
Gidip onunla konuşacaktım. Zaten bir ele ihtiyacı varmış gibi görünüyordu,
en azından kaygan asfalttan kurtulana kadar. Tabii, ona bunu teklif edemezdim değil
mi? Kararsız kalarak durakladım. Kara karşı olan düşüncelerine bakılırsa, soğuk,
beyaz elimin dokunuşunu hoş karşılamazdı. Eldiven giymeliydim–
“HAYIR!” diye soludu Alice.
Anında, zayıf bir seçim yaptığımı ve beni affedilmez bir şey yaparken
gördüğünü tahmin ederek düşüncelerini taradım; ama bunun benimle hiçbir ilgisi
yoktu.Tyler Crowley, park yerine tedbirsiz bir hızla girmeyi seçmişti. Bu seçim onun
buz üzerinde savrulmasına yol açacaktı.
Görüş, gerçeklikten sadece yarım saniye önce gelmişti. Tyler’ın minibüsü
köşeyi dönerken ben hala Alice’in dudaklarından o dehşet dolu soluğu çıkaran
sonucu izliyordum.
Hayır, bu görüşün benimle hiç ilgisi yoktu; ama yine de beni tamamen
ilgilendiriyordu, çünkü Tyler’ın minibüsü – tekerlekler şu anda buza olabilecek en
kötü açıyla çarpıyordu – park yeri boyunca dönecek ve dünyamın davetsiz odak
noktası olan kıza çarpacaktı.
Alice’in gelecek görüşü olmadan bile, Tyler’ın kontrolünden çıkan aracın
yörüngesini görmek yeterince kolay olurdu.
Kamyonetinin en yanlış yerinde duran kız, kayan tekerleklerin sesinin
şaşkınlığıyla başını kaldırdı. Direkt olarak dehşet dolu gözlerime baktı ve sonra
yaklaşan ölümünü izlemek üzere döndü.
O olmaz! Kelimeler kafamın içine başkasına aitlermiş gibi çınladı.
Hala Alice’in düşüncelerine kilitli halde, geleceğin aniden değiştiğini gördüm;
ama sonucun ne olacağını görecek vaktim yoktu.
Kendimi kayan minibüs ile kızın arasına attım. O kadar hızlı hareket
ediyordum ki, odak noktam dışında her şey hızla geçen bir bulanıklıktan ibaretti.
Beni görmedi – hiçbir insan gözü uçuşumu takip edemezdi – hala vücudunu
kamyonetinin metal çerçevesine yapıştırıp ezecek kocaman şekli izliyordu.
Olmama ihtiyacı olacağı kadar yumuşak davranmak için çok fazla acele
içinde, onu belinden yakaladım. İnce şeklini yoldan çektiğim, saniyenin yüzde biri
sürede ve kollarımda onunla yere çarptığım anda, narin, kırılgan vücudunun canlı
şekilde farkındaydım.
Başının buza çarptığını duyduğumda, ben de buz kesmişim gibi hissettim.
Ama durumuna bakmak için tam bir saniyem olmadı. Arkamızda, minibüsün
kızın kamyonetinin demir gövdesinin etrafında bükülürken gıcırdadığını duydum.
Rotasını değiştiriyordu, kavis çizerek tekrar onun için geliyordu – sanki kız onu bize
doğru çeken bir mıknatısmış gibi.
Bayanların yanında asla söylemediğim bir kelime kenetlenmiş dişlerimin
arasından kaydı.
Şimdiden sınırı geçmiştim. Onu yoldan çekmek için havada neredeyse
uçarken, yapmakta olduğum hatanın tamamen farkındaydım. Beni durdurmayacak
bir hata olduğunu biliyordum; ama aldığım riskten – sadece kendim için değil, ailem
için de aldığım riskten – habersiz değildim.
Teşhir.
Ve bu kesinlikle yardımcı olmayacaktı; ama minibüsün, kızın hayatını almak
için yaptığı ikinci denemede başarılı olmasına izin vermemin imkanı yoktu.
Onu bıraktım ve aracı kıza dokunmadan yakaladım. Kuvveti beni kamyonetin
yanında park eden arabaya itti ve çerçevesinin omuzlarımın arkasında büküldüğünü
hissettim. Minibüs teslim olmayan ellerimin engeline karşı titredi ve iki tekerleğin
üzerinde dengesizce durdu.
Eğer ellerimi hareket ettirirsem, minibüsün arka tekerlekleri onun
bacaklarının üzerine düşecekti.
Ah, kutsal olan her şeyin aşkına, felaketler hiç bitmez miydi? Kötü gidebilecek
başka bir şey var mıydı? Burada minibüsü havada tutarak, oturup kurtarılmayı
bekleyemezdim. Aracı atamazdım da, söz konusu bir sürücü vardı, düşünceleri
panik yüzünden tutarsızdı.
İçimden inleyerek minibüsü ittim, bu sayede bir anlığına bizden uzağa doğru
sallandı. Tekrar bana doğru düşerken sağ elimle altından yakaladım ve sol kolumu
tekrar kızın beline dolayarak onu aracın altından çektim. Bacaklarının açıkta
kalmaması için onu çekerken vücudu gevşekçe hareket etti – bilinci yerinde miydi?
Hazırlıksız kurtarma girişimimde ona ne kadar zarar vermiştim?
Şimdi onu incitemeyeceği için minibüsü bıraktım. Asfalta çarptı, bütün camlar
titredi.
Bir krizin ortasında olduğumu biliyordum. Ne kadarını görmüştü? Kızın
yanında aniden belirdiğimi ve sonra onu ezmesini engellemeye çalışırken minibüsü
havada tuttuğumu gören olmuş muydu? En büyük endişem bu sorular olmalıydı.
Ama teşhir tehdidine gerektiği kadar ihtimam göstermek için fazla
endişeliydim. Kızı koruma çabam sırasında onu kendim incitmiş olabileceğim için
çok fazla panik içindeydim. Kendime nefes alma izni verirsem ne kokusu alacağımı
bilerek onu bu kadar yakınımda tuttuğum için çok korkuyordum. Benimkine
bastırdığım yumuşak vücudunun sıcaklığının çok farkındaydım – ceketlerimizin
çifte engeline rağmen, o sıcaklığı hissedebiliyordum…
İlki en büyük korkuydu. Görgü tanıklarının çığlıkları etrafımızı sardığında,
yüzünü incelemek, bilincinin yerinde olup olmadığına bakmak için – şiddetle hiçbir
yerinden kanamadığını umarak – ona doğru eğildim.
Gözleri açıktı, şok içinde bakıyorlardı.
“Bella?” diye sordum aceleyle. “İyi misin?”
“İyiyim.” Kelimeleri istemsizce, şaşkın bir sesle söyledi.
Rahatlık, o kadar harika ki neredeyse sızı, onun sesiyle beni sardı. Dişlerimin
arasından bir nefes aldım ve boğazımdaki yanmayı sorun etmedim. Neredeyse hoş
karşıladım.
Oturmak için çabaladı; ama ben onu bırakmak için hazır değildim. Bir
şekilde… daha güvenli hissettiriyordu? En azından daha iyi.
“Dikkatli ol.” diye uyardım. “Sanırım başını oldukça sert çarptın.”
Taze kan kokusu yoktu – bir lütuf – ama bu iç hasar olmayacağı anlamına
gelmiyordu. Aniden onu Carlisle’a ve tam bir radyoloji donanımına götürmek için
istekliydim.
“Ah.” dedi, sesi haklı olduğumu anlarken komik bir şekilde şaşkındı.
“Ben de öyle düşünmüştüm.” Rahatlık bunu bana göre komik hale getirmişti,
neredeyse başımı döndürmüştü.
“Nasıl…” Sesi kesildi, göz kapakları titredi. “Buraya nasıl o kadar çabuk
gelebildin?”
Ferahlık ekşidi, neşe silindi. Çok şey fark etmişti.
Kızın durumunun iyi olduğu anlaşılınca, ailem için olan endişem artmıştı.
“Yanında duruyordum Bella.” Deneyimlerimden biliyordum ki, eğer yalan
söylerken kendime çok güvenirsem, sorgulayan kişi gerçekten daha az emin olurdu.
Hareket etmek için tekrar çabaladı ve bu sefer izin verdim. Rolümü doğru
oynayabilmek için nefes almam gerekiyordu. Kokusuyla karışıp beni alt etmesini
engellemek için onun sıcakkanlı ısısından uzaklaşmalıydım. Harap olmuş araçların
arasındaki küçük yerde ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaştım.
Bana baktı ve ben de ona baktım. Gözlerini kaçırmak sadece beceriksiz bir
yalancının düşeceği bir hataydı ve ben beceriksiz bir yalancı değildim. Yüz ifadem
düz, yumuşaktı… Bu kafasını karıştırmış gibiydi. İyi.
Kaza yeri şimdi, görünen ezilmiş cesetler olup olmadığını görmek için
çatlaklardan doğru bakıp iten, çoğunluğu çocuk insanlarla sarılmıştı. Bir bağırış
çağıltısı ile şoka girmiş bir düşünce seli vardı. Henüz şüphe olmadığından emin
olmak için düşünceleri taradım ve sonra bastırıp kıza odaklandım.
Karışıklıkta dikkati dağılmıştı. İfadesi hala sersemlemiş haldeyken etrafına
baktı ve ayağa kalkmaya çalıştı.
Olduğu gibi kalması için elimi yavaşça omzuna koydum.
“Şimdilik böyle kal.” İyi görünüyordu; ama gerçekten boynunu oynatmalı
mıydı? Yine Carlisle’ı diledim. Benim kuramsal tıp eğitimim, onun asırlar boyunca
uyguladığı tıp deneyimine kesinlikle eş değildi.
“Ama soğuk.” diye karşı çıktı.
İki kere neredeyse ezilerek ölüyordu, bir kere de sakatlanmanın eşiğinden
dönmüştü; ama onu endişelendiren şey soğuktu. Durumun komik olduğunu
hatırlamadan önce dişlerimin arasından güldüm.
Bella gözlerini kırpıştırdı ve sonra yüzüme odaklandı. “Oradaydın.”
Bu beni yine ciddileştirdi.
Minibüsün çökmüş yanından başka görülecek hiçbir şey olmadığı halde
güneye doğru baktı. “Arabanın yanındaydın.”
“Hayır değildim.”
“Seni gördüm.” diye ısrar etti. İnatçılaştığı zaman sesi çocuk gibi oluyordu.
“Bella, seninle duruyordum ve seni yoldan çektim.”
Benim versiyonumu – ortadaki tek mantıklı versiyonu – kabul etmesini
sağlamaya çalışarak büyük gözlerine derin derin baktım.
Çenesi kasıldı. “Hayır.”
Panik yapmamaya, sakin kalmaya çalıştım. Eğer kızı sadece bir süre sessiz
tutabilirsem, bana kanıtı yok etme şansı vermesi için… ve hikayesini başından
yaralanmasını göstererek sarsabilmek için.
Bu suskun, sırlarla dolu kızı sessiz tutmak kolay olmamalı mıydı? Keşke bana
güvenseydi, sadece bir süre…
“Lütfen Bella.” dedim ve sesim çok içtendi, çünkü aniden onun bana
güvenmesini istemiştim. Çok istemiştim ve sadece bu kazanın hesapları için değildi.
Aptal bir arzu. Bana güvenmek ona nasıl mantıklı gelebilirdi?
“Niye?” dedi hala savunmacı halde.
“Bana güven.” diye rica ettim.
“Daha sonra bana her şeyi açıklayacağına söz verir misin?”
Bir şekilde güvenini hak etmeyi bu kadar çok isterken ona tekrar yalan
söylemek zorunda kalmak beni sinirlendirdi. O yüzden, ona sert bir şekilde cevap
verdim.
“İyi.”
“İyi.” dedi o da, aynı tonu yansıtarak.
Etrafımızda kurtarma çalışmaları başlarken – yetişkinler gelir, yetkililer aranır,
uzaktan siren sesleri gelirken – kızı görmezden gelip önceliklerimi doğru sıraya
sokmaya çalıştım. Park yerindeki bütün düşünceleri taradım, hem görgü tanıklarının
hem de sonradan gelenlerin; ama tehlikeli hiçbir şey bulamadım. Çoğu beni burada
Bella’nın yanında gördüklerine şaşırmışlardı; ama hepsi – başka bir olası sonuç
olmadığı için – kazadan önce beni kızın yanında dururken fark etmediklerini
düşünmüşlerdi.
Basit açıklamamı kabul etmeyen tek kişi oydu; ama o da en az güvenilecek
görgü tanığı olarak düşünülürdü. Korkmuştu, sarsıntı geçirmişti, kafasına aldığı
darbeden bahsetmeye gerek bile yoktu. Muhtemelen şoktaydı. Hikayesinin karışık
olması kabul edilebilirdi, değil mi? O kadar izleyicinin düşündükleri üzerine kimse
buna pek itimat göstermezdi.
Olay yerine yeni varan Rosalie, Jasper ve Emmett’ın düşüncelerini
yakaladığımda ürktüm. Bu gece bunu ödemek cehennem olacaktı.
Omuzlarımın bronz arabada çıkardığı izi ortadan kaldırmak istiyordum; ama
kız çok yakındaydı. Dikkati dağılana kadar beklemek zorundaydım.
İnsanlar minibüsle boğuşup üzerimizden kaldırmaya çalışırken – üzerimde
bir çok çift gözle – beklemek sinir bozucuydu. İşlemi hızlandırmak için onlara
yardım ederdim; ama kız ve keskin gözleriyle başım yeterince belaya girmişti.
Sonunda, aracı sağlık görevlilerinin sedyelerle bize ulaşmasına yetecek kadar uzağa
çekebildiler.
Tanıdık bir ses beni fark etti.
“Hey, Edward.” dedi Brett Warner. Aynı zamanda bir hastabakıcıydı ve onu
hastaneden tanıyordum. Bize ulaşan ilk kişinin o olması çok büyük bir şanstı –
bugünkü tek şans. Düşüncelerinde sakin ve uyanık olduğuma dikkat ediyordu. “İyi
misin çocuk?”
“Mükemmel Brett. Bana hiçbir şey dokunmadı; ama Bella sarsıntı geçirmiş
olabilir. Onu yoldan çektiğimde başını yere çarptı…”
Brett, bana ihanete uğramış sert bir bakış atan kıza döndü. Ah, doğru. Sessiz
bir mağdurdu – sükut içinde acı çekmeyi tercih ederdi.
Benim hikayemi anında yalanlamadı ama, ve bu biraz rahatlamamı sağladı.
Sonraki sağlık görevlisi muayene edilmeme izin vermem için ısrar etti; ama
onu vazgeçirmek zor olmadı. Babamın bana bakacağına söz verdim ve o da ısrarı
bıraktı. Pek çok insanda, sakin bir kendine güvenle konuşmak ihtiyacım olan tek
şeydi. Pek çok insanda, sadece kızda işe yaramıyordu tabii ki. O herhangi bir normal
kalıba uyuyor muydu?
Boyunluk taktıklarında – ve yüzü utançla kızardığında – bu dikkat
dağınıklığını ayağımın arkasıyla bronz arabadaki şekli tekrar düzenlemek için
kullandım. Sadece kardeşlerim ne yaptığımı fark ettiler ve Emmett’in içinden, bir şey
kaçırırsam düzelteceğine söz verişini duydum.
Yardımına şükranla dolu olarak – ve en azından Emmett’in çoktan bu tehlikeli
seçimimi affettiğine daha da minnettar kalarak – ambulansta Brett’in yanına
oturduğumda daha rahattım.
Polis şefi, Bella ambulansın arkasına yerleştirilmeden olay yerine vardı.
Bella’nın babasının düşünceleri kelimeleri geçmiş olsa da, panik ve endişe
adamın zihninden etraftaki diğer bütün düşünceleri bastırarak yayılıyordu. Tek
kızını sedyede gördüğünde sözsüz kaygı ve suçluluk kabararak onu sardı.
Onu sardı ve bana doğru geldi, gittikçe güçlenerek. Alice Charlie Swan’ın
kızını öldürmenin onu da öldürmek olacağını söylediğinde abartmıyordu.
Paniklemiş sesini dinlediğimde başım suçlulukla aşağı eğildi.
“Bella!” diye bağırdı.
“Ben iyiyim Char – baba.” İç çekti. “Hiçbir sorunum yok.”
Güvencesi babasının dehşetini tamamen silemedi. En yakın sağlık görevlisine
döndü ve daha çok bilgi istedi.
Onu konuşurken, paniğine rağmen tamamen tutarlı cümleler kurarken
duyduğumda, endişesinin sözsüz olmadığını anladım. Sadece… tam olarak kelimeleri
duyamıyordum.
Hmm. Charlie Swan kızı kadar sessiz değildi; ama Bella’nın bunu nereden
aldığını görebiliyordum. İlginç.
Kasabanın polis şefinin çevresinde hiçbir zaman çok fazla vakit
geçirmemiştim. Onu her zaman yavaş düşünen bir adam olarak almıştım – şimdi ise
yavaş olanın ben olduğumu anlamıştım. Düşünceleri kısmen gizliydi, yok değildi.
Sadece anlamlarını, tonlarını ayırt edebiliyordum…
Daha dikkatli dinlemek, bu daha az yeni karmaşık bulmacada kızın sırlarının
anahtarını bulup bulamayacağımı görmek istedim; ama o sırada Bella arkaya
yerleştirilmişti ve ambulans yola çıkmıştı.
Saplantı haline getirdiğim bu gizemi aydınlatabilecek bu çözümden kendimi
ayırmak zor oldu; fakat şimdi düşünmeliydim – bugün olanlara her açıdan
bakmalıydım. Anında gitmemizi gerektirecek kadar tehlike olup olmadığından emin
olmak için dinlemek zorundaydım. Odaklanmak zorundaydım.
Sağlık görevlisinin düşüncelerinde beni endişelendirecek hiçbir şey yoktu.
Söyleyebilecekleri kadarıyla kızın ciddi bir problemi yoktu. Bella da şimdiye kadar
benim anlattığım hikayeye uymuştu.Hastaneye ulaştığımızda ilk öncelik Carlisle’ı görmekti. Aceleyle otomatik
kapılara gittim; ama Bella’yı izlemeyi tamamen bırakamadım; bir yandan
görevlilerin düşüncelerini dinledim.
Babamın tanıdık zihnini bulmak kolaydı. Küçük ofisinde, tamamen yalnızdı –
bu şanssız günde, ikinci şans.
“Carlisle.”
Gelişimi duymuştu ve yüzümü gördüğü anda paniğe kapılmıştı. Ayağının
üzerine zıpladı, yüzü kemik kadar beyazlaştı. Temiz şekilde düzenlenmiş ceviz ağacı
masasından doğru eğildi.
Edward – yapmadın –
“Hayır, hayır, sorun o değil.”
Derin bir nefes aldı. Tabii ki hayır. Düşündüğüm için özür dilerim. Gözlerin, tabii ki,
bilmeliydim… Rahatlayarak hala altın rengi olan gözlerime baktı.
“Ama yaralandı Carlisle, muhtemelen ciddi değil; fakat–“
“Ne oldu?”
“Aptal bir araba kazası. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi; ama orada
duramazdım – ona çarpmasına izin veremezdim–”
Baştan başla, anlamadım. Sen nasıl karıştın?
“Bir minibüs buzda savruldu.” diye fısıldadım. Konuşurken arkasındaki
duvara baktım. Çerçevelenmiş diploma kalabalığı yerine, sadece basit bir yağlı boya
tablosu vardı – en sevdiği, keşfedilmemiş bir Hassam. “Yoldaydı. Alice olacakları
gördü; ama gerçekten koşup onu yoldan çekmekten başka bir şey yapmaya vakit
yoktu. Kimse fark etmedi… onun dışında. Minibüsü durdurmak zorunda da kaldım;
ama yine kimse görmedi… ondan başka. Ben… ben özür dilerim Carlisle. Bizi
tehlikeye atmak istememiştim.”
Masayı dolaştı ve elini omzuma koydu.
Doğru olanı yaptın ve bu senin için kolay olmuş olamaz. Seninle gurur duyuyorum
Edward.
O zaman gözlerine baktım. “Benimle ilgili… bir sorun olduğunu biliyor.”
“Önemli değil. Eğer gitmek zorunda kalırsak, gideriz. Ne söyledi?”
Biraz rahatsız olarak kafamı salladım. “Henüz hiçbir şey.”
Henüz?
“Benim versiyonuma katıldı – ama bir açıklama bekliyor.”
Düşünerek kaşlarını çattı.
“Kafasını çarptı – pekala bunu ben yaptım.” diye devam ettim hızlıca. “Onu
yere oldukça sert vurdum. İyi görünüyor; ama… dosyasını değiştirmek çok zor
olmaz sanırım.”
Sadece söylerken bile kendimi ahlaksız biri gibi hissettim.
Carlisle sesimdeki tiksinmeyi duydu. Belki bu gerekli olmaz. Ne olacağını görelim
olur mu? Görünüşe göre kontrol etmem gereken bir hastam var.
“Lütfen.” dedim. “Onu incittiğim için çok endişeliyim.”
Carlisle’ın ifadesi aydınlandı. Altın rengi gözlerinden sadece birkaç ton açık
sarı saçlarını düzeltti ve güldü.
Senin için ilginç bir gündü değil mi? Zihninde, ironiyi görebiliyordum ve bu
komikti, en azından ona göre. Rollerin tersine dönüşü. Buz tutmuş park yerinde
koştuğum o kısa saniyede bir yerlerde, katilden koruyucuya dönüşmüştüm.
Bella’nın benden başka hiçbir şeyden daha fazla korunmaya ihtiyacı
olmayacağından ne kadar emin olduğumu hatırlayarak onunla birlikte güldüm.
Gülüşümde bir keskinlik vardı, çünkü bu hala tamamen doğruydu.
Bir hastane doluşu düşünceleri dinlerken Carlisle’ın ofisinde tek başıma
bekledim – yaşadığım en uzun saatlerden biriydi.
Minibüsün sürücüsü Tyler Crowley, Bella’dan daha kötü yaralanmış gibi
görünüyordu ve Bella röntgeninin çekilmesi için beklerken dikkatler ona yöneldi.
Carlisle görevlinin kızın hafif yaralandığına dair tanısına güvenerek arka planda
kaldı. Bu beni endişelendirdi; ama doğru yaptığını biliyordum. Yüzüne bir bakışla
kız anında beni, ailemle ilgili yanlış bir şeyler olduğunu hatırlardı ve bu onu
konuşturabilirdi.
Konuşmak için kesinlikle yeterince istekli bir partneri vardı. Tyler, onu
neredeyse öldürdüğü için büyük suçluluk içindeydi ve bu konuda susacakmış gibi
görünmüyordu. Onun gözlerinden Bella’nın yüz ifadesini görebiliyordum ve
durmasını dilediği açıktı. Bunu nasıl göremiyordu?
Tyler ona yoldan nasıl çekildiğini sorduğunda gergin bir an yaşadım.
Durakladığında nefes almadan bekledim.
“Iı…” dediğini duydum. Sonra o kadar uzun süre durakladı ki Tyler
sorusunun kafasını karıştırıp karıştırmadığını merak etti. Sonunda devam etti.
“Edward beni yoldan çekti.”
Tuttuğum nefesimi verdim ve sonra soluk alıp verişim hızlandı. Daha önce
ismimi söylediğini hiç duymamıştım. Kulağa geliş şeklinden hoşlandım – sadece
Tyler’ın düşüncelerinden duyduğumda bile. Kendim dinlemek istedim…
“Edward Cullen.” dedi, Tyler kimi kastettiğini anlamadığında. Kendimi kapıda,
elim tokmakta buldum. Onu görme arzusu gittikçe güçleniyordu. Dikkat etmem
gerektiğini kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
“Yanımda duruyordu.”
“Cullen?” Hah. Garip. “Onu görmedim.” Yemin edebilirdim… “Vay, her şey çok
hızlı oldu sanırım. O iyi mi?”
“Öyle sanıyorum. Buralarda bir yerlerde; ama onu sedyeye yerleştiremediler.”
Yüzündeki düşünceli ifadeyi, gözlerinin şüpheyle kısılışını gördüm; ama
ifadesindeki bu küçük değişiklikleri Tyler fark etmedi.
Güzel biri, diye düşünüyordu neredeyse şaşkınlıkla. Bu haliyle bile. Alışılmış
tipim değil, yine de… Onu dışarı çıkarmalıyım… Bugünü telafi etmek için…
Sonra koridordaydım, ne yaptığımı bir saniye bile düşünmeden acil servis
odasına giden yolu yarılamıştım. Ãansıma, ben giremeden odaya hemşire girdi –
röntgen için sıra Bella’daydı. Duvarın karanlık bir köşesine yaslandım ve o
götürülürken sakinleşmeye çalıştım.
Tyler’ın onun güzel olduğunu düşünmesi önemli değildi. Bunu herkes fark
ederdi. Böyle hissetmem için hiçbir sebep yoktu… nasıl hissetmiştim? Rahatsız? Yoksa
öfkeli gerçeğe daha mı yakındı? Bu hiçbir şekilde mantıklı gelmiyordu.
Olduğum yerde kalabildiğim kadar kaldım; ama sabırsızlık beni yendi ve
radyoloji odasına doğru gittim. Acil servise çoktan geri götürülmüştü; ama
hemşirenin arkası dönükken röntgen filmlerine bakma şansım oldu.
Rahatladım. Başı iyiydi. Onu incitmemiştim, gerçekten değil.
Carlisle beni orada yakaladı.
Daha iyi görünüyorsun.
Sadece önüme baktım. Yalnız değildik, koridor doluydu.
Ah, evet. Filmleri ışık tahtasına astı; ama ikinci kere bakmaya gerek
duymadım. Görüyorum. Tamamen iyi. Aferin Edward.
Babamın tasvip edici sesi bende karışık bir tepki yarattı. Hoşnut kalırdım, eğer
şimdi yapacağım şeyi onaylamayacağını bilmiyor olsaydım. En azından, beni
harekete geçiren gerçek etkenleri bilseydi onaylamazdı…
“Sanırım gidip onunla konuşacağım – seni görmeden önce.” diye
mırıldandım. “Doğal davranacağım, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Yumuşatacağım.”
Bütün kabul edilebilir sebepler.
Carlisle hala filmlere bakarken dalgınlıkla başını salladı. “İyi fikir. Hmm.”
İlgisini neyin çektiğini görmek için baktım.
Bütün bu iyileşmiş yaralara bak! Annesi onu kaç kere düşürmüş? Carlisle kendi
kendine güldü.
“Kızın gerçekten kötü şansı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Hep yanlış
zamanda, yanlış yerde.”
Forks senin burada olmanla onun için kesinlikle yanlış yer.
İrkildim.
Haydi git. Onu yumuşat. Sana katılacağım.
Suçlu hissederek hızla uzaklaştım. Muhtemelen çok iyi bir yalancıydım, eğer
Carlisle’ı kandırabildiysem.
Acil servise gittiğimde, Tyler mırıldanıyor, hala özür diliyordu. Kız onun
pişmanlığından, uyuyor numarası yaparak kaçmaya çalışıyordu. Gözleri kapalıydı;
ama soluk alıp verişi düzenli değildi ve şimdi parmaklarını sabırsızlıkla büküyordu.
Yüzüne uzun bir süre baktım. Bu onu son görüşümdü. Bu gerçek göğsümde
keskin bir acıyı tetikledi. Bir gizemi çözülmeden bırakmaktan nefret ettiğim için
miydi? Yeterli bir açıklama gibi görünmüyordu.
Sonunda derin bir nefes aldım ve görüşe girdim.
Tyler beni gördüğünde konuşmaya başladı; ama parmağımı dudaklarıma
koydum.
“Uyuyor mu?” diye mırıldandım.
Bella’nın gözleri açıldı ve yüzüme odaklandı. Bir anlığına büyüdüler ve sonra
öfke ya da şüpheyle kısıldılar. Oynamam gereken bir rol olduğunu hatırladım, o
yüzden bu sabah anormal hiçbir şey olmamış gibi gülümsedim – başına aldığı bir
darbe ve hayal gücünün biraz kontrolden çıkması dışında.
“Selam Edward.” dedi Tyler. “Gerçekten çok özür di–”
Özrünü kesmek için bir elimi kaldırdım. “Kan yok, yara yok.” dedim alayla.
Düşünmeden, gizli şakama çok genişçe güldüm.
Benden az ileride taze kanla kaplı halde yatan Tyler’ı görmezden gelmek
inanılmaz derecede kolaydı. Hiçbir zaman Carlisle’ın bunu nasıl yapabildiğini
anlayamamıştım – onları tedavi etmek için hastalarının kanını görmezden gelişini.
Sürekli ayartı çok dikkat dağıtıcı, çok tehlikeli olmaz mıydı…? Ama şimdi… nasıl
olduğunu anlayabiliyordum, eğer başka bir şeye yeterince çok odaklanılırsa, bu ayartı
hiçbir şeydi.
Taze ve açığa çıkmış bile olsa, Tyler’ın kanı Bella’nınkinin yanında hiçbir
şeydi.
Onunla mesafemi koruyarak Tyler’ın yatağının ucuna oturdum.
“Ee, karar ne?” diye sordum.
Alt dudağı biraz açıldı. “Hiçbir sorunum yok; ama gitmeme izin vermiyorlar.
Nasıl oldu da sen kalanımız gibi zorla bir sedyeye yüklenmedin?”
Sabırsızlığı beni tekrar gülümsetti.
Ãimdi Carlisle’ı koridorda duyabiliyordum.
“Tamamen kimi tanıdığınla ilgili.” dedim kayıtsızca. “Ama merak etme, seni
çıkarmaya geldim.”
Babam odaya girdiğinde tepkisini dikkatle izledim. Gözleri büyüdü ve ağzı
şaşkınlıkla açıldı. İçimden inledim. Evet, kesinlikle benzerliği fark etmişti.
“Evet Bayan Swan, nasıl hissediyorsunuz?” diye sordu Carlisle. Hastaların
çoğunluğunu saniyeler içinde mükemmel şekilde rahatlatan davranışlara sahipti.
Bunun Bella’yı nasıl etkilediğini söyleyemedim.
“İyiyim.” dedi sessizce.
Carlisle röntgen filmlerini yatağın yanındaki ışık tahtasına taktı. “Filmlerin iyi
görünüyor. Başın acıyor mu? Edward oldukça sert çarptığını söyledi.”
İç çekti ve tekrar “İyiyim.” dedi; ama bu sefer sabırsızlığı sesine sızmıştı.
Sonra bana öfkeyle baktı.
Carlisle ona doğru bir adım attı ve parmaklarını şişkinliği bulana kadar kafa
derisinde gezdirdi.
Bana çarpan duygu dalgasına hazırlıksız yakalandım.
Carlisle’ın insanlarla çalışmasını binlerce kez izlemiştim. Yıllar önce, ona gayrı
resmi olarak asistanlık bile yapmıştım – ama sadece kanın karışmadığı durumlarda.
O yüzden onun kıza sanki kendisi de onun kadar insanmış gibi davranması benim
için yeni bir şey değildi. Ona pek çok kez imrenmiştim; ama bu aynı duygu değildi.
Kontrolünden çok ona imrenmiştim. Carlisle ile aramdaki farklılık acıttı – ona böyle
nazikçe, zarar vermeyeceğini bilerek korkusuzca dokunabilmesi…
Yüzünü buruşturdu ve yerimde birden irkildim. Rahat pozumu koruyabilmek
için bir süre odaklanmam gerekti.
“Acıyor mu?”
Çenesi kasıldı. “Pek değil.” dedi.
Karakterinin başka bir küçük parçası daha yerine oturdu: cesurdu. Zayıflık
göstermekten hoşlanmıyordu.
Muhtemelen gördüğüm en savunmasız yaratıktı ve zayıf görünmek
istemiyordu. Dudaklarımdan bir gülüş çıktı.
Bana başka bir öfkeli bakış attı.
“Pekala.” dedi Carlisle. “Baban bekleme odasında – şimdi onunla eve
gidebilirsin; ama başın dönerse ya da görüş problemi yaşarsan tekrar gel.”
Babası burada mıydı? Kalabalık bekleme odasındaki düşünceleri taradım; ama
Bella yüzü endişeli, tekrar konuşmaya başlamadan önce onun hemen duyulmayan iç
sesini grupta bulamadım.
“Okula geri dönemez miyim?”
“Belki de bugün ağırdan almalısın.” diye önerdi Carlisle.
Gözleri bana kaydı. “O okula gidecek mi?”
Normal davran, yumuşat… gözlerime baktığında nasıl hissettirdiğine
aldırma…
“Birilerinin iyi haberleri yayması gerekli.” dedim.
“Aslında,” diye düzeltti Carlisle, “okulun çoğunluğu bekleme odasında gibi
görünüyor.”
Bu sefer tepkisini tahmin ettim – ilgiden hoşlanmayacağını. Beni hayal
kırıklığına uğratmadı.
“Ah, hayır.” diye inledi ve yüzünü elleriyle kapattı.
Sonunda doğru tahmin etmekten hoşlandım. Onu anlamaya başlıyordum…
“Kalmak mı istersin?” dedi Carlisle.
“Hayır, hayır!” dedi hızlıca, bacaklarını yatakta döndürüp ayakları yere
değene kadar kayarak. Dengesini kaybedip öne, Carlisle’ın kollarına doğru
sendeledi. Carlisle onu yakaladı ve dengesini sağlamasına yardım etti.
Yine, imrenme duygusu beni sardı.
“İyiyim.” dedi, kızararak, o yorum yapamadan önce.
Tabii ki bu Carlisle’ı rahatsız etmezdi. Dengede olduğundan emin olduktan
sonra kollarını indirdi.
“Ağrı için biraz Tylenol al.” dedi.
“O kadar acımıyor.”
Carlisle çizelgesini imzalarken gülümsedi. “Çok şanslıymışsın gibi
görünüyor.”
Bana sertçe bakmak için başını hafifçe döndürdü. “Edward’ın yanımda
duruyor olması büyük şanstı.”“Ah, tabii, evet.” diye katıldı Carlisle çabucak, sesinde benim duyduğumu
duyarak. Ãüphelerini hayal gücüne yormamıştı. Henüz değil.
Tamamen senin, diye düşündü Carlisle. En iyi olduğunu düşündüğün şekilde
hallet.
“Çok teşekkürler.” diye fısıldadım hızlıca ve sessizce. İki insan da duymadı.
Carlisle’ın dudakları Tyler’a dönerken alayım üzerine hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.
“Korkarım sen bizimle biraz daha uzun süre kalmak zorundasın.” dedi kırılmış ön
cam çiziklerini incelerken.
Pekala, bütün bunlara ben sebep olmuştum, o yüzden ben çözecektim.
Bella kasıtlı olarak bana doğru yürüdü, rahatsız edici derecede yakına gelene
kadar durmadı. Bütün o kargaşadan önce, bana yaklaşmasını ne kadar çok
umduğumu hatırladım… Bu sanki o dileğe bir alay gibiydi.
“Seninle bir dakika konuşabilir miyim?” dedi tıslarcasına.
Sıcak soluğu yüzüme dokundu ve sendeleyerek bir adım geri gitmek zorunda
kaldım. Çekiciliği biraz bile azalmamıştı. Yakınımda olduğu her an, en kötü, en
ısrarcı içgüdülerimi tetikliyordu. Zehir ağzımı doldurdu ve vücudum uzanmayı
arzuladı – onu kollarıma alıp dişlerimi boğazına geçirmek için…
Aklım vücudumdan daha güçlüydü; ama sadece biraz.
“Baban seni bekliyor.” diye hatırlattım ona, çenem kenetli halde.
Carlisle ve Tyler’a baktı. Tyler bize hiç dikkat etmiyordu; ama Carlisle her
nefesimi izliyordu.
Dikkatle, Edward.
“Bir sakıncası yoksa seninle yalnız konuşmak istiyorum.” diye ısrar etti alçak
bir sesle.
Ona çok sakıncası olacağını söylemek istedim; ama bunu önünde sonunda
yapmam gerekeceğini biliyordum. Atlatmak en iyisiydi.
Odadan çıkar, arkamda bana yetişmeye çalışıp sendeleyen ayak seslerini
dinlerken çok fazla çelişen duyguyla doluydum.
Ãimdi oynamam gereken bir gösteri vardı. Rolümü biliyordum – kötü karakter
ben olacaktım. Yalan söyleyecektim, alay edecektim ve zalim olacaktım.
Bu tüm iyi hislerime karşıydı – bütün bu yıllar boyunca sarıldığım insan
hislerine. Hiçbir zaman bu andan, bütün ihtimali yok etmek zorundayken, daha fazla
güven hak etmek istememiştim.
Benimle ilgili son anısı olacağını bilmek durumu daha kötü hale getiriyordu.
Bu, benim veda sahnemdi.
Ona döndüm.
“Ne istiyorsun?” diye sordum soğukça.
Düşmanlığımdan hafifçe geri çekildi. Gözleri sersemledi, yüzünde aklımdan
çıkmayan o ifade belirdi…
“Bana bir açıklama borçlusun.” dedi alçak sesle; fildişi rengi teni soluklaştı.
Sesimi kaba tutmak çok zordu. “Hayatını kurtardım – sana hiçbir şey borçlu
değilim.”
Ürktü – sözlerimin onu incittiğini izlemek asit gibi yaktı.
“Söz verdin.” diye fısıldadı.
“Bella, başını çarptın, ne hakkında konuştuğunu bilmiyorsun.”
Çenesini kaldırdı. “Başımda hiçbir sorun yok.”
Ãimdi sinirliydi, bu durumu benim için kolaylaştırdı. Öfkeli bakışıyla
buluştum, yüzümü daha da düşmanca hale getirdim.
“Benden ne istiyorsun Bella?”
“Gerçeği öğrenmek istiyorum. Senin için niye yalan söylediğimi bilmek
istiyorum.”
İstediği şey tamamen adildi – inkar etmek zorunda olmak beni sinirlendirdi.
“Sen ne olduğunu sanıyorsun?” Ona neredeyse homurdandım.
Kelimeler hızla çıktı. “Bütün bildiğim benim yakınlarımda bir yerlerde
olmadığın – Tyler da seni görmemiş, o yüzden bana başımı çok sert çarptığımı
söyleme. O minibüs ikimizi de ezecekti – ama ezmedi ve ellerin yanında ezikler
bıraktı – ve diğer arabada da göçük bıraktın; ama hiçbir şekilde incinmedin – ayrıca
minibüs bacaklarımı ezecekti; ama sen onu kaldırdın…” Aniden dişlerini birbirine
kenetledi, gözleri dökülmemiş yaşlarla parlıyordu.
Yüz ifadem alaycı şekilde ona baktım; ama asıl hissettiğim korkuydu; her şeyi
görmüştü.
“Senin üzerinden bir minibüs kaldırdığımı mı düşünüyorsun?” diye sordum
alayla.
Başını bir kez sallayarak cevap verdi.
Sesim daha da eğlenir hale geldi. “Buna kimse inanmaz biliyorsun.”
Öfkesini kontrol edebilmek için çabaladı. Cevap verdiğinde, her kelimeyi
yavaşça ve vurgulayarak söyledi. “Kimseye söylemeyeceğim.”
Bunu kastetmişti – gözlerinde görebiliyordum. Öfkeli ve ihanete uğramış olsa
da, sırrımı tutacaktı.
Niye?
Ãok dikkatle tasarlanmış ifademi yarım saniyeliğine mahvetti, sonra kendimi
tekrar toparladım.
“O zaman ne önemi var?” diye sordum sesimi sert tutmaya çalışarak.
“Benim için önemli.” dedi sertçe. “Yalan söylemekten hoşlanmam – o yüzden
bunu yapmam için iyi bir neden olması gerekli.”
Ona güvenmemi istiyordu. Tıpkı benim onun bana güvenmesini istediğim
gibi; ama bu aşamayacağım bir çizgiydi.
Sesim duygusuz kaldı. “Sadece teşekkür edip burada bırakamaz mısın?”
“Teşekkürler.” dedi ve sonra sessizce burnundan soluyup bekledi.
“Peşini bırakmayacaksın değil mi?”
“Hayır.”
“O zaman…” İstesem de ona gerçeği söyleyemezdim… ve istemiyordum. Ne
olduğumu bilmesi yerine kendi hikayesini yaratmasını tercih ederdim, çünkü hiçbir
şey gerçekten daha kötü olmazdı – ben direkt olarak bir korku romanının
sayfalarından çıkmış, yaşayan bir kabustum. “Umarım hayal kırıklığına uğramaktan
keyif alıyorsundur.”
Birbirimize sinirle baktık. Öfkesinin bu kadar sevimli olması garipti. Tıpkı
sinirli bir kedi yavrusu gibi, yumuşak ve zararsız, ve kendi savunmasızlığından
habersiz.
Kızardı ve tekrar dişlerini gıcırdattı. “Niye zahmet ettin ki?”
Sorusu beklediğim ya da cevaplamaya hazır olduğum soru değildi.
Oynadığım rolde hakimiyetimi kaybettim. Maskenin yüzümden kaydığını hissettim
ve ona – bu sefer – doğruyu söyledim.
“Bilmiyorum.”
Yüzünü son bir kez belledim – hala öfkeliydi, kan yanaklarından çekilmemişti
– ve dönüp ondan uzaklaştım.
--------------------------
4. Gelecek Görüşleri
Okula geri döndüm. Yapılması doğru olan şey buydu, en az göze çarpacak davranış.
Günün sonuna doğru, neredeyse diğer bütün öğrenciler de sınıflarına
dönmüşlerdi. Sadece Tyler, Bella ve – muhtemelen kazayı okulu asmak için bir
bahane olarak kullanan – birkaç kişi daha yoktu.
Doğru olanı yapmak benim için bu kadar zor olmamalıydı; ama bütün
öğleden sonra boyunca – gidip tekrar kızı bulmak için – okulu asma dürtüsüne karşı
dişlerimi gıcırdatmıştım.
Bir takipçi gibi. Saplantılı bir takipçi gibi. Saplantılı, vampir bir takipçi gibi.
Bugün okul – bir şekilde, inanılmaz halde – geçen haftakinden daha da sıkıcı
geliyordu. Koma gibi. Sanki tuğlalardan, ağaçlardan, gökyüzünden, etrafımdaki
yüzlerden renk çekilmiş gibiydi… Duvarlardaki çatlakları izledim.
Yapmam gereken başka bir doğru şey daha vardı… yapmadığım. Tabii ki,
aynı zamanda yanlış bir şeydi. Tamamen hangi bakış açısından bakıldığına bağlıydı.
Bir Cullen’ın – sadece bir vampir değil, bir Cullen’ın, bizim dünyamızda çok
ender bir durum olarak bir aileye ait olan birinin – perspektifinden doğru olan
bunun gibi bir şey yapmaktı:
“Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
duymuştum.”
“Evet Bay Banner; ama ben şanslı olandım.” Arkadaşça bir gülümseme. “Hiçbir zarar
görmedim… Keşke aynısını Tyler ve Bella için de söyleyebilsem.”
“Durumları nasıl?”
“Sanırım Tyler iyi… sadece araba camları yüzünden olan önemsiz çizikler. Bella’dan
emin değilim ama.” Endişeli bir bakış. “Sarsıntı geçirmiş olabilir. Bir süre oldukça tutarsız
olduğunu duydum – hatta bazı şeyler gördüğünü. Doktorların endişelendiğini biliyorum…”
Olması gereken buydu. Aileme borçlu olduğum buydu.
“Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
duymuştum.”
“Yaralanmadım.” Gülümseme yok.
Bay Banner rahatsız olarak ağırlığını diğer ayağına verdi.
“Tyler Crowley ve Bella Swan’ın nasıl olduğunu biliyor musun? Yaraları
olduğunu duydum…”
Omuz silktim. “Bilmiyorum.”
Bay Banner boğazını temizledi. “Ee, doğru…” dedi, soğuk bakışım sesinin
kulağa zoraki gelmesine neden oldu.
Hızla sınıfın önüne yürüdü ve derse başladı.
Bu yapılması yanlış olan şeydi. Eğer buna daha anlaşılmaz bir bakış açısından
bakılmazsa.
Sadece kıza arkasından iftira atmak çok… çok adice gelmişti, özellikle o bana
hayal edebileceğimden daha güvenilir biri olduğunu kanıtlarken. İyi bir sebebi
olmasına rağmen bana ihanet edecek hiçbir şey söylememişti. O sırrımı korumaktan
başka hiçbir şey yapmamışken ben ona ihanet edebilir miydim?
Neredeyse aynı diyalogu Bayan Goff’la da yaşadım – sadece İngilizce yerine
İspanyolca olarak – ve Emmett bana bir bakış attı.
Umarım bugün olanlar için iyi bir açıklaman vardır. Rose kavgaya hazır.
Ona bakmadan gözlerimi devirdim.
Aslında kulağa kusursuz gelen bir açıklama bulmuştum. Minibüsün kıza
çarpmasını engellemek için hiçbir şey yapmadığımı düşünerek… Bu düşünceden
irkildim; ama eğer araç ona çarpsaydı, eğer ezilseydi ve kanamaya başlasaydı,
kırmızı sıvı dökülseydi, asfalta doğru boşa aksaydı, taze kan kokusu havada
yayılsaydı…
Tekrar titredim ama sadece dehşetle değil. Bir parçam arzuyla titredi. Hayır,
onun kanamasını hepimizi çok daha şok edici ve göze batacak halde teşhir etmeden
izleyemezdim.
Bu kulağa kusursuz gelen bir mazeretti… ama kullanmayacaktım. Çok utanç
vericiydi.
Ve ne olursa olsun, olaydan uzun süre sonrasına kadar da aklıma gelmemişti.
Jasper’a dikkat et, diye devam etti Emmett, dalgınlığımın farkında olmadan. O
kadar sinirli değil… ama daha kararlı.
Neyi kastettiğini gördüm ve oda bir süre etrafımda döndü. Öfkem o kadar
yakıcıydı ki, kırmızı bir sis görüşümü bulutlandırdı. Boğulacağımı sandım.
TANRI AÃKINA EDWARD! SAKİN OL! diye bağırdı Emmett kafasının içinde.
Elini omuzlarımın üzerine koyup ayaklarımın üzerine zıplamadan önce beni orada
tuttu. Tüm gücünü çok ender kullanırdı – nadiren gerek olurdu, çünkü
karşılaştığımız bütün vampirlerden daha güçlüydü – ama şimdi kullanıyordu. Beni
aşağı itmek yerine kolumu kavradı. Eğer itiyor olsaydı, altımdaki sandalye çökerdi.
SAKİN! diye emretti.
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım; ama zordu. Öfke kafamın içinde yanıyordu.
Jasper biz konuşana kadar hiçbir şey yapmayacak. Sadece yöneldiği yolu bilmen
gerektiğini düşündüm.
Rahatlamaya odaklandım ve Emmett’in elinin gevşediğini hissettim.
Daha fazla acayip davranmamaya çalış. Ãu anki durumda başın yeterince belada.
Derin bir nefes aldım ve Emmett beni bıraktı.
Odayı rutin olarak taradım; ama tartışmamız o kadar kısa ve sessiz olmuştu ki
sadece Emmett’in arkasında oturan birkaç kişi fark etmişti. Hiçbiri ne anlam
çıkaracağını bilemedi ve boş verdiler. Cullen’lar ucubeydi – bunu herkes zaten
biliyordu.
Kahretsin çocuk, feci durumdasın. diye ekledi Emmett, tonunda anlayışla.
“Isır beni,” diye mırıldandım fısıltıyla ve alçak sesli kıkırdamasını duydum.
Emmett kin tutmazdı ve muhtemelen onun basit doğasına daha çok
minnettarlık duymalıydım; ama Jasper’ın planlarının Emmett’a mantıklı geldiğini,
bunun yapılacak en iyi şey olabileceğini düşündüğünü biliyordum.
Öfke patlamak üzereydi, zorlukla kontrol altında tutabiliyordum. Evet,
Emmett benden güçlüydü; ama beni bilek güreşinde yenememişti. Bunun hile
yaptığım için olduğunu öne sürmüştü; ama düşüncelerini duymak benim bir
parçamdı, müthiş gücü nasıl onun bir parçasıysa. Bir kavgada eşittik.
Bir kavga? Yöneldiğim yer bu muydu? Zar zor tanıdığım bir insan için ailemle
savaşacak mıydım?
Bir an düşündüm, kızın vücudunun kollarımdaki kırılgan hissiyle, Jasper,
Rose ve Emmett’i – olağanüstü derecede güçlü ve hızlı, doğal ölüm makineleri – yan
yana koydum…
Evet, onun için savaşırdım. Aileme karşı. Titredim.
Ama onu tehlikeye sokan benken, savunmasız bırakmak adil değildi.
Tek başıma kazanamazdım gerçi, üçüne karşı değil. Müttefiklerimin kimler
olacağını merak ettim.
Carlisle, kesinlikle. Kimseyle kavga etmezdi; ama Rose ile Jasper’ın planlarına
tamamen karşı olurdu. Bütün ihtiyacım olan bu olabilirdi. Görecektim…
Esme, şüpheli. Bana karşı olmazdı ve Carlisle’a katılmamaktan nefret ederdi;
ama ailesini tam tutacak her plana katılırdı. Eğer Carlisle ailemizin ruhuysa, Esme de
kalbiydi. Carlisle bize takip edilmeyi hak eden bir lider vermişti; Esme bu takibi bir
sevgi hareketi haline getirmişti. Hepimiz birbirimizi seviyorduk – şu anda Jasper ve
Rose’a hissettiğim öfke altında bile, kızı kurtarmak için onlarla kavga etmeyi
planlarken bile, onları sevdiğimi biliyordum.
Alice… Hiçbir fikrim yoktu. Muhtemelen neyin geldiğini gördüğüne göre
değişirdi. Kazanan tarafın yanında yer alırdı, diye hayal ettim.
O zaman bunu yardım olmadan yapmak zorunda kalacaktım. Tek başıma
onların eşi değildim; ama kızın benim yüzümden incinmesine izin vermeyecektim.
Bu kaçma anlamına gelebilirdi…
Öfkem, ani kara mizahla biraz söndü. Kızın onu kaçırmama nasıl tepki
verebileceğini hayal edebiliyordum. Tabii, tepkilerini çok ender doğru tahmin
ediyordum – ama dehşet dışında başka ne hissedebilirdi?
Bunu nasıl yapabileceğimden emin değildim gerçi – onu kaçırmayı. Yanında
uzun süre kalamazdım. Muhtemelen onu sadece annesine geri götürürdüm. Bu
kadarı bile tehlike doluydu. Onun için.
Ve aynı zamanda benim için de olduğunu anladım, aniden. Eğer onu kazayla
öldürürsem… bunun bana tam olarak ne kadar acı vereceğinden emin değildim; ama
yoğun ve şiddetli olacağını biliyordum.
Önümdeki karışıklıklar hakkında düşünürken zaman çabuk geçti. Evde beni
bekleyen tartışma, ailemle olan çatışma, daha sonra gitmek zorunda kalabileceğim
uzaklıklar…
Eh, artık bu okulun dışındaki hayatın monoton olduğundan şikayet
edemezdim. Kız bu kadarını değiştirmişti.
Emmett ve ben zil çaldığında sessizce arabaya yürüdük. Benim için
endişeleniyordu ve Rosalie için. Bir kavgada kimin yanında olmak zorunda
olduğunu biliyordu ve bu onu rahatsız ediyordu.
Diğerleri de bizi arabada sessiz bir şekilde bekliyordu. Çok sessiz bir gruptuk.
Sadece bağırışı duyabiliyordum.
Geri zekalı! Deli! Aptal! Budala! Bencil, sorumsuz salak! Rosalie iç sesinin avazı
çıktığı kadar bağırarak durmaksızın hakaret etti. Bu diğerlerini duymayı
zorlaştırıyordu; ama onu mümkün olduğunca duymazdan geldim.
Emmett, Jasper konusunda haklıydı. Kararından emindi.
Alice sıkıntılıydı, Jasper için endişeleniyor, gelecekle ilgili görüntüleri gözden
geçiriyordu. Jasper kıza hangi yönden gelirse gelsin, Alice beni her zaman orada, onu
engellerken görüyordu. İlginç… Rosalie de, Emmett de o görüşlerde onunla değildi.
O zaman Jasper yalnız çalışmayı planlıyordu. Bu işleri eşitlerdi.
Jasper en iyiydi, kesinlikle aramızdaki en deneyimli savaşçıydı. Benim tek
avantajım hamlelerini onları yapmadan duyabiliyor olmamdı.
Emmett’la ya da Jasper’la hiçbir zaman şaka dışında kavga etmemiştim –
sadece vakit öldürmek için. Gerçekten Jasper’ı incitmeye çalışma fikri üzerine hasta
hissettim.
Hayır böyle olmayacaktı. Sadece onu engelleyecektim. O kadar.
Alice’e odaklanıp Jasper’ın değişik saldırı yollarını ezberlemeye başladım.
Bunu yaptığım sırada görüşleri değişti, Swan’ların evinden çok uzağa gitti.
Onu daha erken engelliyordum…
Kes şunu Edward! Böyle olamaz. İzin vermem.
Ona cevap vermedim, sadece izlemeye devam ettim.
Daha ilerisini araştırıyordu, sisli, kesin olmayan uzak ihtimalleri. Her şey
belirsiz ve anlaşılmazdı.
Eve gidiş yolu boyunca tartışmalı sessizlik kalkmadı. Evden uzakta olan
büyük garaja park ettik; Carlisle’ın Mercedes’i oradaydı, Emmett’in büyük cipi,
Rose’un M3’ü ve benim Vanquish’imin yanındaydı. Carlisle’ın evde olmasına
sevinmiştim – sessizlik patlamayla bitecekti ve bu gerçekleştiğinde onun orada
olmasını istiyordum.
Direkt olarak yemek odasına gittik.
Bu oda, tabii ki, hiçbir zaman tasarlandığı amaca hizmet etmezdi; ama
sandalyelerle çevrilmiş maun renkli uzun bir masayla döşenmişti – bütün sahne
malzemelerini doğru yerleştirmek konusunda titizdik. Carlisle burayı konferans
odası olarak kullanmayı seviyordu. Böyle güçlü ve bambaşka kişiliklerden oluşan bir
grupta, bazen işleri sakin, oturmuş davranışlarla tartışmak gerekiyordu.
İçimde yerin çok yardımcı olmayacağına dair bir his vardı.
Carlisle odanın doğu tarafındaki alışılmış yerinde oturdu. Esme de onun
yanına – masanın üzerine el ele tutuştular.
Esme’nin gözleri benim üzerimdeydi, altın rengi derinlikleri endişeyle
doluydu.
Kal. Tek düşüncesi buydu.
Benim için gerçekten bir anne olan kadına gülümseyebilmeyi dilerdim; ama
şu anda ona verebileceğim hiçbir güvence yoktu.
Carlisle’ın diğer yanına oturdum. Esme onun etrafından uzandı ve serbest
elini omzuma koydu. Neyin başlamak üzere olduğuna dair hiçbir fikri yoktu; sadece
benim için endişeleniyordu.
Carlisle’ın bununla ilgili daha iyi bir sezisi vardı. Dudakları sıkıca birbirine
bastırılmıştı ve alnı kırışmıştı. İfadesi genç yüzüne göre çok yaşlı görünüyordu.
Herkes otururken, çizgilerin çekildiğini görebiliyordum.
Rosalie uzun masanın diğer ucuna, Carlisle’ın karşısına oturdu. Gözlerini hiç
kaçırmadan bana öfkeyle baktı.
Emmett onun yanına oturdu, hem yüzü hem de düşünceleri endişeliydi.
Jasper durakladı ve sonra Rosalie’nin arkasındaki duvarın önünde durdu.
Kararlıydı, bu tartışmanın sonucuna aldırışsızdı. Dişlerim birbirine kenetlendi.
Alice içeri giren son kişiydi ve gözleri uzaktaki bir şeye odaklıydı – hala bir
anlam çıkarabilmesi için çok bulanık olan geleceğe. Hakkında düşünmüş gibi
görünmeden Esme’nin yanına oturdu. Sanki baş ağrısı çekiyormuş gibi alnını
ovuşturdu. Jasper zorla kıpırdandı ve ona katılmayı düşündü; ama yerinde kaldı.
Derin bir nefes aldım. Bunu ben başlatmıştım – ilk ben konuşmalıydım.
“Özür dilerim.” dedim önce Rose’a, ardından Jasper’a ve sonra Emmett’e
bakarak. “Hiçbirinizi riske atmak istememiştim. Bu düşüncesizdi ve acele
davranışımın sorumluluğunu tamamen üstleniyorum.”
Rosalie bana meşum bir şekilde öfkeyle baktı. “Ne demek istiyorsun
‘sorumluluğu tamamen üstleniyorum’ derken? Düzeltecek misin?”
“Senin kastettiğin şekilde değil.” dedim sesimi normal ve alçak tutmaya
çalışarak. “Eğer işleri daha iyi hale getirecekse şimdi gitmek istiyorum.” Eğer kızın
güvende olacağına, hiçbirinizin ona dokunmayacağına inanırsam, diye düzelttim kafamın
içinde.
“Hayır.” diye mırıldandı Esme. “Hayır Edward.”
Elini okşadım. “Sadece birkaç yıl.”
“Esme haklı ama.” dedi Emmett. “Ãimdi hiçbir yere gidemezsin. Bu kesinlikle
yardımcı olmaz. İnsanların ne düşündüğünü her zamankinden fazla bilmemiz
gerekiyor.”
“Alice büyük herhangi bir şeyi yakalar.” diye karşı çıktım.
Carlisle kafasını salladı. “Sanırım Emmett haklı Edward. Eğer sen ortadan
kaybolursan kızın konuşma ihtimali artar. Ya hepimiz gitmeliyiz, ya da hiçbirimiz.”
“Hiçbir şey söylemeyecek.” diye ısrar ettim çabucak. Rosalie patlamak
üzereydi ve öncelikle bu gerçeğin ortada olmasını istedim.
“Onun zihnini bilmiyorsun.” dedi Carlisle.
“Bu kadarını biliyorum. Alice, bana arka çık.”Alice bana bezgin bir ifadeyle baktı. “Bunu görmezden gelirsek ne olacağını
göremem.” Rose ile Jasper’a baktı.
Hayır, o geleceği göremiyordu – Rose ve Jasper bu olayı görmezden
gelmemeye bu kadar kararlıyken değil.
Rosalie’nin avucu masaya gürültüyle indi. “O insana bir şey söyleme şansı
veremeyiz. Carlisle bunu görmek zorundasın. Hepimiz kaybolmaya karar versek bile
arkamızda hikayeler bırakmak güvenli değil. Türümüzün kalanından çok farklı
yaşıyoruz – bizi suçlamaya bayılacak olanları biliyorsun. Herkesten daha dikkatli
olmalıyız.”
“Arkamızda daha önce de söylentiler bıraktık.” diye hatırlattım ona.
“Sadece söylentiler ve şüpheler Edward. Görgü tanıkları ve deliller değil!”
“Delil!” dedim küçümseyerek.
Ama Jasper başını sallıyordu, gözleri sertti.
“Rose–” diye başladı Carlisle.
“Bitirmeme izin ver Carlisle. Büyük bir şey olmasına gerek yok. Kız bugün
kafasını vurdu. O zaman, belki de o yaralanmanın göründüğünden daha ciddi
olduğu ortaya çıkar.” Rosalie omuz silkti. “Her ölümlü uyanmama ihtimaliyle yatar.
Diğerleri bizim arkamızı toplamamızı bekleyecektir. Teknik olarak bu Edward’ın işi;
ama belli ki bu onun ötesinde. Kontrol sahibi olduğumu biliyorsun. Arkamda hiç
kanıt bırakmam.”
“Evet Rosalie, hepimiz ne kadar usta bir katil olduğunu biliyoruz.” diye
söylendim.
Sinirle bana tısladı.
“Edward, lütfen.” dedi Carlisle. Sonra Rosalie’ye döndü. “Rosalie,
Rochester’daki olaya başka türlü baktım çünkü adaletini sağlamanın hakkın
olduğunu düşündüm. Öldürdüğün adamlar sana canavarca davranmışlardı. Bu aynı
durum değil. Swan kızı masum.”
“Bu kişisel değil Carlisle.” dedi Rosalie dişlerinin arasından. “Bizi korumak
için”
Carlisle cevabını düşünürken kısa bir sessizlik oldu. Başını salladığında
Rosalie’nin gözleri aydınlandı. Daha iyi bilmeliydi. Düşüncelerini okuyabiliyor
olmasaydım bile, sonraki sözlerini beklerdim. Carlisle hiçbir zaman ödün vermezdi.
“İyiliğimizi düşündüğünü biliyorum Rosalie; ama… ailemizin korunmaya
değer olmasını tercih ederim. Ara sıra meydana gelen… kazalar ya da kontrol hataları
olduğumuz şeyin üzücü bir kısmı.” O hiçbir zaman hata yapmadığı halde kendini de
eklemişti. “Suçsuz bir çocuğu soğukkanlılıkla öldürmek tamamen başka bir şey.
Konuşsun ya da konuşmasın sunduğu riske inanıyorum; fakat bu, en büyük riskin
yanında hiçbir şey. Eğer kendimizi korumak için istisnalar yaparsak, çok daha
önemli bir şeyi tehlikeye atarız. Özümüzü kaybetme riskine gireriz.”
Yüz ifademi çok dikkatle kontrol ettim. Sırıtmamak ya da alkışlamamak için,
ki bunu yapabilmeyi dilerdim.
Rosalie suratını astı. “Bu sadece sorumlu olmak.”
“Bu duygusuz olmak.” diye düzeltti Carlisle nazikçe. “Her hayat değerlidir.”
Rosalie iç çekti ve alt dudağını büzdü. Emmett onun omzunu okşadı. “İyi
olacak Rosalie.” diye destekledi alçak bir sesle.
“Soru,” diye devam etti Carlisle “taşınmalı mıyız, taşınmamalı mıyız?”
“Hayır.” diye inledi Rosalie. “Daha yeni yerleştik. Liseye tekrar baştan
başlamak istemiyorum!”
“Ãu anki yaşını koruyabilirsin.” dedi Carlisle.
“Ve sonra çok daha erken taşınmak zorunda mı kalalım?”
Carlisle omuz silkti.
“Burayı seviyorum. Çok az güneş var, neredeyse normal olabiliyoruz.”
“Pekala, buna kesin olarak şimdi karar vermemiz gerekmiyor. Bekleyebilir ve
gerekli olup olmadığını görebiliriz. Edward Swan kızının sessizliğinden emin
görünüyor.”
Rosalie homurdandı.
Ama artık Rose hakkında endişeli değildim. Bana ne kadar sinirli olursa olsun
Carlisle’ın kararına uyacağını biliyordum. Konuşmaları önemsiz detaylara geçmişti.
Jasper hareketsiz kaldı.
Sebebini anlıyordum. Alice ve o tanışmadan önce, bir çarpışma alanında
yaşamıştı, insafsız bir savaş alanında. Kuralları küçümsemenin sonuçlarını biliyordu
– korkunç akıbeti kendi gözleriyle görmüştü.
Rosalie’yi ekstra yetenekleriyle sakinleştirmeye çalışmamıştı ya da şimdi onu
coşturmayı denemiyordu. Kendini bu tartışmanın dışında tutuyordu.
“Jasper,” dedim.
Bakışlarını bana çevirdi, yüzü ifadesizdi.
“Benim hatamı o ödemeyecek. Buna izin vermeyeceğim.”
“Bundan kar mı sağlayacak o zaman? Bugün ölmeliydi Edward. Ben sadece
işleri doğru hale sokacağım.”
Her kelimeyi vurgulayarak tekrarlardım. “Buna izin vermeyeceğim.”
Kaşları kalktı. Bunu beklemiyordu – onu durdurmaya çalışacağımı hiç
düşünmemişti.
Kafasını salladı. “Alice’in tehlike içinde yaşamasına izin vermem, en ufak bir
tehlike içinde bile. Ona hissettiğim şeyleri kimseye hissetmedin Edward ve
anılarımda görsen de yaşadıklarımı yaşamadın. Anlamıyorsun.”
“Bunu tartışmıyorum Jasper; ama sana şimdi söylüyorum, Isabella Swan’ı
incitmene izin vermeyeceğim.”
Birbirimize baktık – öfkeyle değil; ama karşıtlığı tartarak. Kararlığımı test
etmek için ruh halimi ölçtüğünü hissettim.
“Jazz,” dedi Alice bizi bölerek.
Bana bir an daha baktı ve sonra ona döndü. “Kendini koruyabileceğini
söylemeye zahmet etme Alice. Bunu zaten biliyorum. Yine de–”
“Söyleyeceğim şey bu değil.” diyerek lafını kesti Alice. “Senden bir iyilik
isteyecektim.”
Aklında ne olduğunu gördüm ve ağzım duyulabilir bir solukla açıldı. Ãok
içinde ona baktım, Alice ve Jasper dışında herkesin ihtiyatla bana baktığının hayal
meyal farkındaydım.
“Beni sevdiğini biliyorum. Teşekkürler; ama eğer Bella’yı öldürmeyi
denemezsen sana gerçekten minnettar kalacağım. İlk olarak, Edward ciddi ve
ikinizin kavga etmesini istemiyorum. İkincisi, o benim arkadaşım. En azından,
olacak.”
Bu kafasında cam gibi netti: Alice, buz gibi ve beyaz kolunu kızın sıcak, narin
omuzlarına atmış, gülümsüyor ve Bella da kolunu Alice’in beline dolamış,
gülümsüyordu.
Görüntü somuttu; sadece zaman kesin değildi.
“Ama… Alice…” dedi Jasper zorlukla nefes alarak. İfadesini görmek için
kafamı çeviremedim. Alice’in kafasındaki görüntüden kendimi alamıyordum.
“Onu bir gün seveceğim Jazz. Eğer arkadaşım olmasına izin vermezsen sana
gerçekten çok sinirlenirim.”
Hala Alice’in düşüncelerine kilitliydim. Jasper’ın çözümü onun beklenmedik
isteğiyle bocaladığında geleceğin yumuşak bir şekilde titrediğini gördüm.
“Ah,” dedi iç çekerek – Jasper’ın kararsızlığı yeni geleceği netleştirmişti.
“Gördünüz mü? Bella hiçbir şey söylemeyecek. Endişelenecek bir şey yok.”
Kızın ismini söyleyişi… sanki şimdiden sırdaşlarmış gibi…
“Alice,” dedim tıkanarak. “Bunu… ne yapıyor…?”
“Bir değişikliğin geliyor olduğunu söylemiştim. Bilmiyorum Edward.” ama
çenesini kilitledi ve daha çok şey olduğunu anladım. Hakkında düşünmemeye
çalışıyordu; Jasper karar vermek için çok şaşırmış olmasına rağmen, aniden ona
odaklanmıştı.
Bunu bazen benden bir şey saklamaya çalıştığında yapardı.
“Ne Alice? Ne saklıyorsun?”
Emmett’in homurdandığını duydum. Alice ve ben bu çeşit diyaloglara
girdiğimizde rahatsız olurdu.
Beni içeri almamaya çalışarak kafasını salladı.
“Kızla mı ilgili?” diye sordum. “Bella’yla mı ilgili?”
Konsantrasyon içinde dişlerini birbirine kenetlemişti; ama Bella’nın adını
söylediğimde hata yaptı. Bu, bir saniyenin en ufak parçası kadar sürdü; ama
yeterince uzundu.
“HAYIR!” diye bağırdım. Sandalyemin yere düşme sesini duydum ve ancak o
zaman ayaklarımın üzerinde olduğumu anladım.
“Edward!” Carlisle de ayaktaydı, eli omzumdaydı. Onun varlığının hayal
meyal farkındaydım.
“Somutlaşıyor,” diye fısıldadı Alice. “Daha kararlı olduğun her dakika. Onun
için gerçekten sadece iki yol kaldı. Birinden biri Edward.”
Gördüğünü görebiliyordum… ama bunu kabul edemezdim.
“Hayır,” dedim tekrar, sesimin kuvveti yoktu. Ayaklarım boş hissediyordu ve
masadan destek almak zorunda kaldım.
“Biri lütfen kalanımızı da bilgilendirebilir mi?” diye şikayet etti Emmett.
Onu duymazdan gelerek “Gitmek zorundayım,” diye fısıldadım Alice’e.
“Hiçbir yere gittiğini görmüyorum Edward,” dedi Alice. “Artık
gidebileceğinden emin değilim.” Düşün, dedi içinden. Gitmeyi düşün.
Ne kastettiğini anlamıştım. Evet, kızı bir daha hiç görmeme fikri… acı
vericiydi; ama aynı zamanda gerekliydi. Onu mahkum ettiğim iki geleceği de kabul
edemezdim.
Jasper’dan tam olarak emin değilim Edward, diye devam etti. Eğer gidersen, eğer
onun bizim için bir tehlike olduğunu düşünürse…
“Bunu duymadım,” diyerek inkar ettim, hala dinleyicilerimizin yarı
farkındaydım. Jasper tereddüt ediyordu. Alice’i incitecek bir şey yapmazdı.
Tam olarak şu anda değil. Onun hayatını riske atar, korunmasız bırakır mısın?
“Bana bunu niye yapıyorsun?” diye inledim. Başım ellerime düştü.
Ben Bella’nın koruyucusu değildim. Olamazdım. Alice’in bölünmüş geleceği bunu
kanıtlamak için yeterli değil miydi?
Onu ben de seviyorum. Ya da seveceğim. Aynı şekilde değil; ama bunun için onun
yanında olmak isteyeceğim.
“Sen de mi seviyorsun?” diye fısıldadım kuşkuyla.
İç çekti. Çok körsün Edward. Nereye yöneldiğini göremiyor musun? Ãimdiden nerede
olduğunu göremiyor musun? Bu güneşin doğudan doğmasından daha kaçınılmaz. Ne
gördüğüme bak…
Dehşetle kafamı salladım. “Hayır.” Bana gösterdiği görüntüleri kapamaya
çalıştım. “Bu gidişatı takip etmek zorunda değilim. Gideceğim. Geleceği
değiştireceğim.”
“Deneyebilirsin,” dedi, sesi şüpheliydi.
“Ah, hadi ama!” diye bağırdı Emmett.
“Dikkat et,” diye tısladı Rose ona alayla. “Alice onun bir insana aşık olacağını
görüyor. Ne kadar klasik Edward!” Öğürme sesi çıkardı.
Onu zorlukla duyabildim.
“Ne?” dedi Emmett şaşırarak. Sonra gümbürdeyen kahkahası odada
yankılandı. “Olan bu muydu?” Tekrar güldü. “Geçmiş olsun Edward.”
Elini omzumda hissettim ama anında sallayıp ittim. Ona dikkatimi
veremezdim.
“Bir insana aşık mı olacak?” diye tekrarladı Esme hayrete düşmüş bir sesle.
“Bugün kurtardığı kıza? Ona aşık mı olacak?”
“Ne görüyorsun Alice? Tam olarak.” diye sordu Jasper.
Ona döndü ve ben yüzünün yanına uyuşmuş şekilde bakmaya devam ettim.
“Yeterince güçlü olup olmadığına bağlı. Ya onu kendi öldürecek” – öfkeyle
tekrar bana baktı – “ki bu beni gerçekten sinirlendirir, sana ne yapacağından
bahsetmeye gerek yok–” tekrar Jasper’a döndü, “ya da bir gün bizden biri olacak.”
“Bu gerçekleşmeyecek!” Yine bağırıyordum. “İkisi de!”
Alice beni duymuş gibi gözükmüyordu. “Hepsi bağlı,” diye tekrarladı. “Onu
öldürmeyecek kadar güçlü olabilir – ama yakın olacak. İnanılmaz büyüklükte bir
kontrol gerektirecek. Carlisle’ın sahip olduğundan da fazla. Yalnızca yeterince güçlü
olabilir… Yapmak için yeterince güçlü olamayacağı tek şey ondan uzak durmak. Bu
kaybedilmiş bir dava.”
Sesimi bulamıyordum. Herkes benimle aynı durumda gibi görünüyordu. Oda
hareketsizdi.
Alice’e baktım ve diğer herkes bana baktı. Dehşete düşmüş ifademi beş farklı
bakış açısından görebiliyordum.
Uzun süre sonra, Carlisle iç çekti.
“Pekala, bu… işleri karmaşıklaştırır.”
Emmett katıldı. Sesi hala kahkahaya yakındı. Hayatımın yıkımında şaka
bulması için Emmett’e güvenilebilirdi.
“Sanırım planlar aynen kalıyor,” dedi Carlisle düşünceli bir halde. “Kalacağız
ve izleyececeğiz. Kimse… kızı incitmeyecek.”
Katılaştım.
“Hayır,” dedi Jasper sessizce. “Bunu kabul edebilirim. Eğer Alice sadece iki
yol görüyorsa–”
“Hayır!” Sesim bir bağırış ya da homurdanma ya da çaresizlik haykırışı
değildi; ama üçünün bir karışımıydı. “Hayır!”
Gitmek zorundaydım, düşüncelerinden uzaklaşmak zorundaydım –
Rosalie’nin iğrenişi, Emmett’ın mizahı, Carlisle’ın hiç bitmeyen sabrı…
Daha kötüsü: Alice’in güveni. Jasper’ın onun güvenine olan güveni.
En kötüsü: Esme’nin… mutluluğu.
Odadan dışarı çıktım. Esme ben geçerken koluma dokundu; ama hareketine
karşılık vermedim.
Evden çıkmadan önce koşuyordum. Nehri bir seferde geçtim ve ormana
doğru yarıştım. Yağmur tekrar yağıyordu, o kadar yoğundu ki kısa süre içinde
sırılsıklam olmuştum. Kalın su tabakasından hoşlanmıştım – benimle dünyanın geri
kalanı arasında bir duvar örüyordu. Yalnız kalmamı sağlıyordu.
Doğruca doğuya koştum, Seattle’ın ışıklarını görene kadar dağları rotamı
değiştirmeden geçtim. İnsan yerleşkesinin yakınına yanaşmadan durdum.
Yağmurla kapanmış, tamamen yalnız halde, sonunda yaptığım şeye baktım –
geleceği nasıl böldüğüme.
İlki, Alice ve kızın kol kola olduğu görüştü – güven ve arkadaşlık o kadar
açıktı ki görüntüden bağırıyordu. Bella’nın büyük çikolata renkli gözleri sersemlemiş
değildi; ama hala sırlarla doluydu – o anda, mutlu sırlar gibi görünüyorlardı. Alice’in
soğuk kolundan çekinmiyordu.
Bu ne demekti? Ne kadar biliyordu? Gelecekten hala canlı olan bu anda, benim
hakkımda ne düşünüyordu?
Diğer görüntü, çok benzerdi; ama şimdi dehşetle boyanmıştı. Alice ve Bella
hala güvenilir arkadaşlıkla kol kolalardı; ama şimdi bu kolların arasında farklılık
yoktu – ikisi de beyaz, mermer kadar düz, çelik kadar sertti. Bella’nın gözleri artık
çikolata rengi değildi. İrisleri parlak, canlı bir kırmızıydı. İçlerindeki sırlar
anlaşılmazdı – kabul ediş ya da perişanlık? Söylemek imkansızdı. Yüzü soğuk ve
ölümsüzdü.
Titredim. Benzer; ama farklı soruları bastıramadım: Bu ne demekti – nasıl
ortaya çıkmıştı? Ve şimdi benim hakkımda ne düşünüyordu?
Sonuncusuna cevap verebilirdim. Eğer onu zayıflığım ve bencilliğimle bu boş
yarı-hayata sürüklersem, şüphesiz benden nefret ederdi.
Ama dehşet verici bir görüntü daha vardı – kafamın içinde tuttuğum her
görüntüden daha kötü bir tane.
Benim kendi gözlerim, insan kanıyla koyu kırmızı, bir canavarın gözleri.
Kollarımda Bella’nın zarar görmüş bedeni, kül beyazı, kuru, cansız. Bu çok somuttu,
çok net.
Bunu görmeye dayanamıyordum. Katlanamıyordum. Aklımdan silmeye
çalıştım, başka bir şey görmeye çabaladım, herhangi bir şey. Varlığımın son
bölümünde görüşümü engellemiş olan, yaşayan ifadesini tekrar görmeye çalıştım.
Alice’in soğuk görüşü zihnimi doldurdu ve sebep olduğu acıyla kıvrandım.
Aynı zamanda, içimdeki canavar keyifle, başarısının olasılığına sevinerek uçuyordu.
Bu beni hasta etti.
İzin veremezdim. Geleceği alt etmenin bir yolu olmalıydı. Alice’in
görüşlerinin beni yönlendirmesine izin vermeyecektim. Başka bir yol seçecektim. Her
zaman bir seçenek vardı.
Olmak zorundaydı.
-----------------------
paylaşırsanız çok sevinirim. şimdiden çok teşekkürler.
bu çevirilerin devamı da gelecek mi???
(09-04-2009 18:25:03 PM)akasyafb demiş ki: [ -> ]paylaşırsanız çok sevinirim. şimdiden çok teşekkürler.
bu çevirilerin devamı da gelecek mi???
Bell@ adlı üyemiz çevirileri hergün paylaşmakta.
Biraz Sabırrr.
5. Davetler
Lise. Artık Araf değildi, şimdi tamamen cehennemdi. İşkence ve ateş… evet ikisi de
vardı.
Artık her şeyi doğru yapıyordum. Her ‘i’ noktalı, her ‘t’ çizgili. Kimse
sorumluluklarımdan kaytardığımdan şikayet edemezdi.
Esme’yi memnun etmek ve diğerlerini korumak için Forks’ta kaldım. Eski
çizelgeleme döndüm. Kalanından daha fazla avlanmadım. Her gün, liseye gittim ve
insanı oynadım. Her gün, Cullen’larla ilgili yeni bir şey olup olmadığını kontrol
etmek için dikkatle dinledim – hiçbir şey yoktu. Kız şüpheleriyle ilgili tek kelime
etmemişti. Sadece istekli dinleyicileri sıkılıp daha fazla ayrıntı için sorular sormayı
kesene kadar aynı hikayeyi tekrarlayıp durmuştu – onun yanında duruyordum ve
onu yoldan çekmiştim. Tehlike yoktu. Acele davranışım nedeniyle kimse
incinmemişti.
Benden başka kimse.
Geleceği değiştirmeye kararlıydım. Birini sınamak için en kolay görev değildi;
ama birlikte yaşayabileceğim başka bir seçenek yoktu.
Alice kızdan uzak duracak kadar güçlü olamayacağımı söylemişti. Ona
yanıldığını kanıtlayacaktım.
İlk günün en zoru olacağını düşünmüştüm. Sonuna doğru, durumun bu
olduğundan emindim; ama yanılıyordum.
Kızı inciteceğimi bilmek beni için için yakıyordu. Kendimi, acısının
benimkiyle karşılaştırıldığında bir iğne batmasından fazla olmayacağı gerçeğiyle
rahatlatıyordum. Bella insandı ve benim başka bir şey, yanlış bir şey, korkunç bir şey
olduğumu biliyordu. Muhtemelen ona sırtımı dönüp, yokmuş gibi davrandığımda
yaralanmak yerine rahatlardı.
“Merhaba Edward.” diye selamladı beni ilk gün Biyolojide. Sesi hoş ve
arkadaş canlısıydı, onunla son konuştuğum zamanki halinden yüz seksen derece
dönüktü.
Niye? Bu değişiklik ne anlama geliyordu? Unutmuş muydu? Hepsini hayal
ettiğine mi karar vermişti? Gerçekten sözümü tutmamamı affetmiş olabilir miydi?
Bu sorular her nefes alışımda bana saldıran susuzluk gibi yaktı.
Sadece bir an gözlerine baksam, sadece cevapları orada okuyup
okuyamayacağımı görsem…
Hayır. Eğer geleceği değiştireceksem, kendime bunun için bile izin
veremezdim.
Odanın önünden gözlerimi ayırmadan çenemi ona doğru çevirdim. Bir kere
başımı eğdim ve sonra yüzümü direkt öne çevirdim.
Bir daha benimle konuşmadı.
O öğleden sonra, okul bittiği, rolüm oynandığı anda önceki gün yaptığım gibi
Seattle’a koştum. Yerin üzerinde uçar, etrafımdaki her şey yeşil bir bulanıklığa
dönüşürken acıyla başa çıkmak biraz daha kolay gibi geliyordu.
Bu koşu günlük alışkanlığım haline geldi.
Onu seviyor muydum? Sanmıyordum. Henüz değil. Alice'in o gelecekle ilgili
görüşlerine takılmıştım ama, ve Bella'yla aşka düşmenin ne kadar kolay olacağını
görebiliyordum. Tıpkı düşmek gibi olacaktı: zahmetsiz. Kendime ona aşık olma izni
vermemek ise düşmenin tam tersiydi – ellerimle kendimi uçurumun yüzünde
tutmaktı, bu görev bir ölümlü gücünden fazlasına sahip değilmişim gibi perişan
ediciydi.
Bir aydan uzun süre geçti ve her gün zorlaştı. Bu mantıklı değildi – atlatmayı
bekliyordum, kolaylaşmasını. Alice’in kızdan uzak duramayacağımı söylerken
kastettiği bu olmalıydı. Acının artışını görmüştü; ama ben acıyla başa çıkabilirdim.
Bella’nın geleceğini yok etmeyecektim. Eğer kaderimde onu sevmek varsa,
yapabileceğim en iyi şey ondan uzak durmak değil miydi?
Uzak durmak katlanabileceğimin limitindeydi ama. Görmezden geliyormuş
gibi davranıp ona hiç bakmayabilirdim. Beni hiç ilgilendirmiyormuş gibi
davranabilirdim; ama bu dış görünüşteydi, sadece roldü ve gerçek değildi.
Hala aldığı her nefese, söylediği her söze bağlıydım.
İşkencelerimi dört kategoriye ayırmıştım.
İlk ikisi tanıdıktı. Kokusu ve sessizliği. Ya da daha doğrusu – sorumluluğu ait
olduğu yere, kendime alırsam – susuzluğum ve merakım.
Susuzluk işkencelerimin en başlıcasıydı. Artık Biyoloji’de nefes almamak
alışkanlık olmuştu. Tabii ki, her zaman istisnalar oluyordu – bir soru cevaplamak
zorunda kaldığımda konuşmak için nefes almaya ihtiyacım oluyordu. Kızın
çevresindeki havayı tattığım her sefer, ilk günle aynıydı – ateş ve ihtiyaç ve dışarı
çıkmak için çaresiz olan zalim şiddet. Tıpkı ilk günüm gibi, içimdeki canavar
kükrüyordu, yüzeye çok yakındı…
Merak, işkencelerimin en daimi olanıydı. “Ãu anda ne düşünüyor?” sorusu
aklımdan hiç çıkmıyordu. Sessizce içini çektiğini duyduğumda, parmaklarıyla
saçındaki bir bukleyi büktüğünde, kitaplarını masaya her zamankinden daha sert
attığında, sınıfa geç kaldığında, ayaklarını yerde sabırsızca vurduğunda… Çevresel
görüşümde yakaladığım her hareketi çileden çıkarıcı birer gizemdi. Diğer insan
öğrencilerle konuştuğunda, her kelimesini ve tonunu analiz ediyordum.
Düşüncelerini mi söylüyordu? Genelde dinleyicisinin beklediğini söylüyor gibi
geliyordu ve bu bana ailemi, bizim aldatıcı günlük yaşamımızı hatırlatıyordu –
bunda ondan daha iyiydik. Eğer yanılmıyor, sadece hayal etmiyorsam. Neden rol
yapmak zorunda olsundu ki? Onlardan biriydi – genç bir insan.
Mike Newton, işkencelerimin en şaşırtıcı olanıydı. Kim böyle genel, sıkıcı bir
ölümlünün bu kadar sinir bozucu olabileceğini hayal ederdi ki? Adil olmak
gerekirse, bu rahatsız edici çocuğa şükran duymalıydım; kızı diğerlerinden daha
fazla konuşturduğu için. Bu diyaloglar sırasında onun hakkında çok şey
öğrenmiştim – hala listemi derliyordum – ama aksine, Mike’ın bu projedeki yardımı
beni sadece daha çok kızdırıyordu. Mike’ın onun sırlarının kilitlerini açan kişi
olmasını istemiyordum. Bunu ben yapmak istiyordum.
Açığa çıkardığı küçük şeyleri hiç fark etmemesi yardımcı oluyordu. Onun
hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Kafasında aslında var olmayan bir Bella yaratmıştı –
kendisi kadar genel bir kız. Onu diğer insanlardan ayıran cesaretini ve fedakarlığını
görmemişti, ona söylediği düşüncelerindeki olağandışı olgunluğu duymamıştı.
Annesi hakkında konuştuğunda, çocuğu hakkında konuşan bir ebeveyn gibi
gözüktüğünü algılamamıştı – sevgi dolu, hoşgörülü, belli belirsiz eğlenmiş ve
kuvvetli bir şekilde koruyucu. Saçma sapan hikayeleriyle ilgileniyormuş gibi
yaparken sesindeki sabrı duymamıştı ve bu sabrın altındaki iyiliği tahmin
edememişti.
Mike ile olan diyaloglarından, listeme en önemli özelliğini ekleyebilmiştim, en
önemli olanı ve nadir olduğu kadar basit de olanı. Bella iyiydi. Listeye eklediğim
bütün o özelliklerin yanında – nezaketi ve fedakarlığı ve özverisi ve şefkati ve
cesareti gibi – baştan aşağı iyiydi.
Bu yardımcı keşifler beni o çocuğa ısıtmıyordu ama. Bella’yı sahiplenişi –
sanki kazanılacak bir eşyaymış gibi – beni onunla ilgili kaba fantezileri kadar
sinirlendiriyordu. Zaman geçtikçe kendine daha da güveniyordu, Bella rakiplerine
karşı – Tyler Crowley, Eric Yorkie ve arada sırada ben – onu seçmiş gibi gözüktüğü
için. Alışkanlık olarak ders başlamadan önce her zaman sıramıza oturup onunla
konuşuyor, gülümsemeleriyle cesaretleniyordu. Sadece nazik gülümsemeler, dedim
kendi kendime. Yine de, sık sık elimin tersiyle onu odanın diğer ucuna, uzak duvara
fırlatışımı hayal ederek eğleniyordum… Bu muhtemelen onu ölümcül derece
yaralamazdı…
Mike beni genelde rakip olarak düşünmüyordu. Kazadan sonra, Bella ve
benim paylaştığımız deneyim nedeniyle birbirimize bağlanacağımızdan
endişelenmişti; ama açıktı ki, tam tersi olmuştu. Ondan önce, hala Bella’ya diğer
öğrencilerden daha çok ilgi gösterdiğim için rahatsızdı; ama şimdi onu da diğerleri
gibi görmezden geliyordum ve Mike halinden gittikçe daha çok memnun kalıyordu.
Ãimdi ne düşünüyordu? Onun ilgisini hoş karşılıyor muydu?
Ve son olarak, işkencelerimin sonuncusu, en acı verici olanı: Bella’nın
kayıtsızlığı. Benim onu görmezden geldiğim gibi, o da beni görmezden geliyordu.
Benimle konuşmayı bir daha asla denemedi. Bildiğim kadarıyla, beni bir daha asla
düşünmedi.
Beni beni delirtebilirdi – ya da geleceği değiştirmek için olan çözümümü
bozmama yol açabilirdi – eğer bana bazen eskisi gibi bakıyor olmasaydı. Bunu
kendim göremiyordum, ona bakmak için kendime izin veremiyordum; ama Alice o
bakmak üzereyken bizi uyarıyordu; diğerleri hala kızın sorun çıkarabilecek
bilgilerinden endişeliydi.
Bana arada sırada uzaktan bakıyor oluşu, acımı biraz hafifletiyordu. Tabii,
sadece ne tür bir ucube olduğumu merak ediyor da olabilirdi.
“Bella bir dakika içinde Edward’a bakacak. Normal görünün.” dedi Alice mart
ayında bir Salı günü.
Bana ne kadar sık baktığına dikkat ediyordum. Zaman geçtikçe bu sıklığın
azalmaması, etmemesi gerekmesine rağmen, beni memnun ediyordu. Ne anlama
geldiğini bilmiyordum; ama daha iyi hissetmemi sağlıyordu.
Alice iç çekti. Keşke…
“Bu işten uzak dur Alice.” dedim. “Böyle bir şey olmayacak.”
Suratını astı. Alice öngördüğü, Bella ile olan arkadaşlığı için heyecanlıydı.
Garip bir şekilde, tanımadığı bir kızı özlüyordu.
İtiraf etmeliyim, düşündüğümden daha iyisin. Geleceği yine karmaşık, mantıksız bir
hale getirdin. Umarım mutlusundur.
“Bana gayet mantıklı geliyor.”
Homurdandı.
Sesini kesmeye çalıştım. Pek iyi bir ruh halinde değildim – onlara
gösterdiğimden daha gergindim. Sadece Jasper ne kadar incindiğimin farkındaydı,
ekstra yeteneğiyle yaşadığım stresi hissedebiliyordu. Bu duyguların altındaki
sebepleri anlamıyordu gerçi ve – son zamanlarda daima kötü durumda olduğum için
– önemsemiyordu.
Bugün zor olacaktı. Önceki günden daha zor.
Mike Newton, beni rakip olarak görmesine izin vermediğim iğrenç çocuk,
Bella’ya çıkma teklif edecekti.
Kızların teklif ettiği dans en yakın ufuktu ve Bella’nın ona sormasını
umuyordu, ki sormamıştı ve bu onun güvenini kırmıştı. Ãimdi rahatsız bir
durumdaydı – onun rahatsızlığından, almam gerekenden çok daha fazla keyif aldım
– çünkü Jessica Stanley ona dansa beraber gitmeyi teklif etmişti. “Evet” demek
istememişti, hala Bella’nın ona soracağını ümit ediyordu(ve rakiplerine karşı
kazandığını kanıtlayacağını); ama “hayır” da deyip dansa gitme şansını tamamen
kaybetmek de istememişti. Jessica onun tereddüdünden incinmişti. Sebebin Bella
olduğunu düşünüyordu ve ona öfkeliydi. Yine, Jessica’nın kızgın düşünceleri ile
Bella’nın arasına kendimi atma içgüdüsünü hissettim. Ãimdi daha iyi anlıyordum;
ama bu, harekete geçemeyince sadece durumu daha da sinir bozucu hale
getiriyordu.
Duruma bak! Daha önce aşağıladığım, önemsiz lise dramlarına takmıştım.
Mike Bella’yla Biyoloji’ye yürürken cesaretini toplamaya çalışıyordu.
Gelmelerini beklerken çabalarını dinledim. Çocuk acizdi. Hayranlığını o kendini
tercih etmeden önce göstermeye korkup, teklif beklemişti. Reddedilmeye açık hale
gelmek istememiş, ilk adımı onun atmasını beklemişti.
Ödlek.
Yakınlığıyla rahat bir şekilde tekrar masamıza oturdu ve ben vücudu
karşıdaki duvara kemiklerinin çoğu kırılacak şekilde çarptığında çıkacak sesi hayal
ettim.“Şeyy” dedi kıza, gözleri yerdeyken. “Jessica bana bahar dansına beraber
gitmeyi teklif etti.”
“Bu harika.” dedi Bella anında hevesle. Ses tonu Mike’ı çökertirken
gülümsememek çok zordu. Mike onun üzülmesini ummuştu. “Jessica’yla çok
eğleneceksiniz.”
Doğru cevap için güçlük çekti. “Ee…” tereddüt etti ve neredeyse korktu.
Sonra toparlandı. “Ona düşünmem gerektiğini söyledim.”
“Niye böyle bir şey yapasın ki?” diye sordu. Sesi onaylamaz bir tondaydı; ama
hafif bir rahatlama da vardı.
Bu ne demekti? Beklenmedik bir öfke ellerimi yumruk yapmama neden oldu.
Mike rahatlığı duymuş gibi gözükmüyordu. Yüzü kanla kırmızıydı – aniden
hissettiğim öfkeyle, bu bir davet gibi gözüktü – ve konuşurken yine yere baktı.
“Merak ediyordum da… acaba sen… belki bana sormayı düşünüyorsundur?”
Bella durakladı.
Durakladığı anda, Alice’in hiç görmediği netlikte geleceği gördüm.
Kız Mike’ın sorusuna şimdi evet diyebilirdi ya da demeyebilirdi; ama her
halükarda, yakın bir zamanda birine evet diyecekti. Güzel ve ilgi çekiciydi ve insan
erkekler bu gerçeğin farkındaydı. Bu kalabalıktan birini seçse de, Forks’tan ayrılana
kadar beklese de, o gün gelecekti ve evet diyecekti.
Daha önceki gibi onun hayatını gördüm – üniversite, kariyer… aşk, evlilik.
Onu yine babasının kolunda, beyazlar içinde, yüzü mutluluktan kızararak,
Wagner’ın marşı eşliğinde yürürken gördüm.
Acı, daha önce hissettiğim her şeyden daha fazlaydı. Bir insan bu acıyı
hissetmek için ölüm eşiğinde olmalıydı – bir insan bundan sağ kurtulamazdı.
Ve sadece acı değil, düpedüz hiddet.
Bu önemsiz, hak etmeyen çocuk, Bella’nın evet diyeceği kişi olmayabilecekse
de, kafatasını ellerimle parçalamayı arzuladım, o kişi kim olursa, yaşanacakların bir
temsili olarak.
Bu duyguyu anlayamadım – acı ve hiddet ve arzu ve umutsuzluğun bir
karışımıydı.
Daha önce hiç böyle hissetmemiştim; bir isim koyamıyordum.
“Mike, bence ona evet demelisin.” dedi Bella nazik bir sesle.
Mike’ın umutları kırıldı. Başka şartlar altında keyif alabilirdim; ama acının
şokuyla kendimi kaybetmiştim – ve bu acı ile hiddettin bana ne yaptığının
pişmanlığıyla.
Alice haklıydı. Yeterince güçlü değildim.
Şu anda, geleceğin dönüp değişmesini, tekrar bozulmasını izliyor olmalıydı.
Memnun olur muydu?
“Birine mi sordun?” dedi Mike aksi bir şekilde. Haftalardır ilk defa şüpheyle
bana baktı. İlgime ihanet ettiğimi fark ettim; başım Bella’ya doğru eğilmişti.
Düşüncelerindeki vahşi haset – kızın ona tercih ettiği her kimse ona hissettiği
haset – aniden isimsiz duygularıma ad verdi.
Kıskanıyordum.
“Hayır.” dedi kız sesinde alttan alıcı bir tonla. “Dansa gitmeyeceğim.”
Bütün o pişmanlık ve öfkeye rağmen, bu kelimeleriyle rahatladım. Birdenbire
kendi rakiplerimi düşünüyordum.
“Niye?” diye sordu Mike sesi neredeyse kaba bir şekilde. Onunla konuşurken
bu tonu kullanması beni kızdırdı. Bir hırlamayı geri yuttum.
“O cumartesi Seattle’a gidiyorum.” diye cevapladı.
Merak daha önce olacağı kadar şiddetli değildi – artık her şeyin cevabını
bulmaya niyetliydim. Nerede ve neden sorularına cevapları yeterince kısa zamanda
bulacaktım.
Mike’ın tonu rahatsız edici derecede yaltakçı hale geldi. “Başka bir hafta sonu
gidemez misin?”
“Kusura bakma, hayır.” Bella’nın sesi şimdi sertti. “O yüzden Jess’i daha fazla
bekletmemelisin – bu kabalık olur.”
Jessica’nın duygularına olan alakası kıskançlığımı alevlendirdi. Bu Seattle
yolculuğu belli ki hayır demek için bir bahaneydi – arkadaşına olan sadakati için mi
reddetmişti? Bunun için gerekenden fazla özveriliydi. Gerçekten evet diyebilecek
olmayı diler miydi? Ya da her iki tahmin de yanlış mıydı? Başka biriyle mi
ilgileniyordu?
“Evet, haklısın.” diye mırıldandı Mike. O kadar morali bozuldu ki neredeyse
ona acıyacaktım. Neredeyse.
Gözlerini kızdan uzaklaştırdı, düşüncelerinde onun yüzünü görmemi
engelledi.
Buna tolerans göstermeyecektim.
Bir aydan uzun zamandır ilk defa yüzünü kendim okuyabilmek için ona
döndüm. Kendime bunun için izin vermek büyük bir rahatlıktı, uzun süredir su
altında olan insan akciğerlerinin nefes alışı gibi.
Gözleri kapalıydı ve elleri yüzünün iki yanındaydı. Omuzları savunma amaçlı
içe doğru dönmüştü. Başını, zihninden bazı düşünceleri itmek istiyormuşçasına çok
hafifçe salladı.
Sinir bozucu. Büyüleyici.
Bay Banner’ın sesi onu dalgınlığından çıkardı ve gözleri yavaşça açıldı.
Muhtemelen bakışımı hissederek, gözlerime, uzun süredir aklımdan çıkmayan o
sersemlemiş ifadeyle baktı.
O saniyede suçluluk, pişmanlık ya da hiddet hissetmedim. Geri geleceklerini
ve kısa zaman içinde geri geleceklerini biliyordum; ama o anda garip, şiddetli bir
sarhoşluk hissettim, sanki kaybetmekten ziyade, zafer kazanmış gibi.
Berrak kahverengi gözlerinden düşüncelerini okumaya çalışırken, ona
uygunsuz bir şiddetle bakmama rağmen, gözlerini kaçırmadı. Cevaplardan çok,
sorularla dolulardı.
Kendi gözlerimin yansımasını ve susuzluktan simsiyah olduklarını da
görebiliyordum. Son avlanmamdan beri neredeyse iki hafta olmuştu; bu irademin
yıkılması için en güvenli gün değildi; ama siyahlık onu korkutmuş gibi
gözükmüyordu. Hala gözlerini kaçırmıyordu ve yumuşak, mahvedici derecede
çekici bir pembe tenini renklendirmeye başladı.
Şimdi ne düşünüyordu?
Neredeyse soruyu sesli soracaktım; fakat o anda Bay Banner bana seslendi.
Onun tarafına doğru kısa bir bakış atıp, aklından cevabı okudum.
Hızlı bir soluk aldım. “Krebs Döngüsü.”
Susuzluk boğazımı yaktı – kaslarımı gerginleştirip, ağzımı zehirle doldurdu –
ve gözlerimi kapayıp içimde büyüyen, kanına duyduğum arzuya karşı odaklanmaya
çalıştım.
Canavar öncekinden güçlüydü. Canavar keyifliydi. Kendisine şiddetle
arzuladığı şey için eşit şans veren geleceği benimsedi. Dağılan irademle – o kadar şey
arasında genel kıskançlıkla yok olan – üçüncü, titrek geleceği inşa etmeye çalışıyordu
ve amacına çok daha yakındı.
Pişmanlık ve suçluluk, susuzlukla beraber yaktı ve eğer gözyaşı
üretebilseydim, o anda gözlerimi doldurmuş olurlardı.
Ne yapmıştım?
Savaşın çoktan kaybedildiğini bildiğime göre, istediğim şeye direnmenin bir
sebebi yoktu; döndüm ve tekrar kıza gözlerimi diktim.
Saçının arkasına saklanmıştı; ama aralardan yanaklarının koyu kırmızı
olduğunu görebiliyordum.
Canavar bundan hoşlandı.
Bakışımla tekrar buluşmadı; fakat koyu saçının bir buklesini parmaklarıyla
gergin bir biçimde büktü. İnce parmaklarıyla, kırılgan bileğiyle – çok narinlerdi,
sanki sadece nefesim onları kırabilirmiş gibi.
Hayır, hayır, hayır. Bunu yapamazdım. O çok narindi, çok iyiydi, bu kaderi
hak etmek için çok değerliydi. Hayatımın onunkiyle çatışıp, onu yok etmesine izin
veremezdim.
Ama ondan uzak da duramazdım. Alice bu konuda haklıydı.
Ben tereddüt ederken içimdeki canavar sinirle tısladı.
Bir saat çok çabuk geçti. Zil çaldığında bana bakmadan eşyalarını toplamaya
başladı. Bu beni hayal kırıklığına uğrattı; ama başka türlüsünü bekleyemezdim.
Kazadan beri ona olan davranışlarım affedilemezdi.
“Bella?” dedim kendimi durduramayarak. İradem çoktan toz halindeydi.
Bana bakmadan önce durakladı; döndüğünde ifadesi ihtiyatlı, güvensizdi.
Güvenmemesi için her türlü hakkı olduğunu hatırlattım kendime.
Güvenmemesi gerektiğini.
Devam etmemi bekledi; ama sadece yüzünü okuyarak onu izledim.
Susuzluğumla savaşarak sıradan aralıklarla sığ nefesler aldım.
“Ne?” dedi sonunda. “Benimle tekrar mı konuşuyorsun?” Sesindeki
dargınlığı, siniri gibi, sevimliydi. Gülümsemek istememe neden oldu.
Sorusuna nasıl cevap vereceğimden emin değildim. Onunla konuşuyor
muydum, kastettiği şekilde?
Hayır. Eğer başarabilirsem hayır. Başarabilmeyi deneyecektim.
“Hayır, tam olarak değil.” dedim ona.
Gözlerini kapadı, bu beni rahatsız etti. Duygularına ulaşmamın en iyi yolunu
kesmişti. Onları açmadan uzun, yavaş bir nefes aldı. Çenesi kenetliydi.
Hala gözleri kapalıyken, konuştu. Bu diyalog kurmak için normal bir insan
yolu değildi. Niye böyle yapmıştı?
“O zaman ne istiyorsun Edward?”
Dudaklarındaki ismimin sesi, vücuduma değişik şeyler yaptı. Eğer kalp atışım
olsaydı, hızlanırdı.
Ama ona nasıl cevap verecektim?
Gerçeği söylemeye karar verdim. Bundan sonra ona karşı mümkün olduğunca
dürüst olacaktım. Güvensizliğini hak etmek istemiyordum, güvenini kazanmak
imkansız olsa bile.
“Özür dilerim,” dedim ona. Bu bilebileceğinden daha doğruydu. Maalesef,
tehlikesizce sadece özür dileyebilirdim. “Çok kaba davranıyorum, biliyorum; ama
böylesi daha iyi, gerçekten.”
Eğer bunu sürdürebilir, kaba olmaya devam edebilirsem onun için daha iyi
olacaktı. Yapabilir miydim?
Gözleri açıldı, ifadesi hala ihtiyatlıydı.
“Neden bahsettiğini anlamıyorum.”
Onu iznim olduğu kadar uyarmaya çalıştım. “Eğer arkadaş olmazsak daha
iyi.” Şüphesiz, bu kadarını hissedebilirdi. Zeki bir kızdı. “Bana güven.”
Gözleri kısıldı ve bu kelimeleri ona daha önce söylediğimi hatırladım – tam da
bir sözü bozmadan önce. Dişlerini birbirine kenetlediğinde irkildim – belli ki o da
hatırlamıştı.
“Bunu daha önce anlayamamış olman çok kötü.” dedi sinirle. “Kendini bütün
bu pişmanlıktan kurtarabilirdin.”
Ona şok içinde baktım. Pişmanlıklarımla ilgili ne biliyordu?
“Pişmanlık mı? Neyin pişmanlığı?”
“O aptal minibüsün beni ezmesine izin vermemenin pişmanlığı!” diye çıkıştı.
Afallayıp donakaldım.
Bunu nasıl düşünüyor olabilirdi? Hayatını kurtarmak onunla tanıştığımdan
beri yaptığım, kabul edilebilir tek şeydi. Utanmadığım tek şey. Var olduğum için
beni sevindiren tek şey. Kokusunu yakaladığımdan beri onu hayatta tutmak için
savaşıyordum. Bunu nasıl düşünebilirdi? Bütün bu karmaşa içinde yaptığım tek iyi
şeyi sorgulamaya nasıl kalkışabilirdi?
“Hayatını kurtardığım için pişman olduğumu mu sanıyorsun?”
“Olduğunu biliyorum.”
Amaçlarımı değerlendirişi beni öfkelendirdi. “Hiçbir şey bilmiyorsun.”
Zihninin çalışması ne kadar kafa karıştırıcı ve anlaşılmazdı! Diğer insanlar
gibi düşünmüyor olmalıydı. İç sessizliğinin sebebi bu olmalıydı. Tamamen farklıydı.
Dişlerini gıcırdatarak yüzünü çevirdi. Yanakları bu sefer öfkeyle kızarmıştı.
Kitaplarını sertçe topladı, kollarına aldı ve bakışımla buluşmadan kapıdan dışarı
yöneldi.
Sinirli olsam da, öfkesini biraz eğlendirici bulmamak imkansızdı.
Nereye gittiğine bakmadan katı şekilde yürüdü ve ayağı kapının eşiğine
takıldı. Sendeledi, elindekiler yere düştü. Onları almaya eğilmek yerine aşağı bile
bakmadan dimdik durdu, sanki toplanmaya değip değmediklerinden emin değilmiş
gibi.
Gülmemeyi başarabildim.
Beni izleyen kimse yoktu; onun yanına uçtum, bakmadan önce kitaplarını
topladım.
Eğildiğinde beni gördü ve donakaldı. Kitaplarını, buz tenimin onunkine
değmemesine dikkat ederek ona uzattım.
“Teşekkürler.” dedi soğuk, sert bir sesle.
Tonu rahatsızlığımı geri getirdi.
“Bir şey değil.” dedim aynı soğuklukla.
Kalktı ve ayaklarını vurarak bir sonraki sınıfına ilerledi.
Sinirli figürünü gözden kaybolana kadar izledim.
İspanyolca bir bulanıklık içinde geçti. Bayan Goff dalgınlığımı hiç
sorgulamadı – benim İspanyolcamın onunkinden iyi olduğunu biliyordu ve bana
rahatlık tanıdı – düşünmek için beni özgür bıraktı.
Yani, kızı görmezden gelemezdim. Çok açıktı; ama bu onu yok etmekten
başka hiçbir şansım olmadığı anlamına mı geliyordu? Tek mümkün gelecek bu
olamazdı. Başka bir seçenek olmak zorundaydı, narin bir denge. Bir yol
düşünmeliydim…
Saat neredeyse bitene kadar Emmett’a dikkat etmemiştim. Meraklıydı –
Emmett karşısındakilerin ruh hallerine karşı pek hassas değildi; ama bendeki açık
değişikliği görebiliyordu. Yüzümden hiç gevşemeyen öfkeli bakışı neyin kaldırdığını
merak ediyordu. Değişikliği tanımlamak için çabaladı ve sonunda umutlu
göründüğüme karar verdi.
Umutlu? Dışarıdan böyle mi görünüyordum?
Volvo’ma yürürken umut üzerine düşündüm, tam olarak ne için umutlanmam
gerektiğini merak ettim.
Ama düşünmek için çok vaktim olmadı. Kızla ilgili düşüncelere çok hassas
olduğum için, benim… benim rakiplerimin – sanırım itiraf etmeliydim –
kafalarındaki Bella’nın ismi dikkatimi çekti. Eric ve Tyler, Mike’ın başarısızlığını –
büyük bir tatminle – duymuşlardı ve kendi hamlelerini yapmaya hazırlanıyorlardı.
Eric şimdiden Bella’nın ondan kaçamayacağı yerindeydi, kamyonetinin
yanında bekliyordu. Tyler’ın sınıfı bir ödev teslimi için geç bırakılmıştı ve Bella’yı
kaçmadan önce yakalamak için çaresiz bir acele içindeydi.
Bunu görmek zorundaydım.
“Diğerlerini burada bekle, tamam mı?” diye mırıldandım Emmett’a.
Beni şüpheyle süzdü; ama sonra omuzlarını silkip başını salladı.
Çocuk aklını yitirdi, diye düşündü, garip isteğimle eğlenerek.
Bella’nın spor salonundan çıktığını gördüm, beni göremeyeceği bir yerde
bekledim. Eric’in pusuda beklediği kamyonetine yaklaştığında ileri yürüdüm,
adımlarımı doğru anda geçmek için ayarladım.
Onu bekleyen oğlanı gördüğünde vücudunun katılaştığını gördüm. Bir an
donakaldı, sonra rahatladı ve ilerledi.
“Selam Eric.” diye seslendiğini duydum dostça bir sesle.
Birdenbire ve beklenmedik şekilde gerildim. Ya sağlıksız bir cilde sahip bu
uzun çocuk ona bir şekilde hoş geliyorsa?
Eric yüksek sesle yutkundu. “Selam Bella.”
Oğlanın gerginliğinin farkında değil gibi görünüyordu.
“N’aber?” diye sordu Bella, karşısındakinin korkmuş yüz ifadesine bakmadan
kamyonetinin kilidini açarak.
“Iı, sadece acaba… benimle bahar dansına gelmek ister misin?” Sesi çatladı.
Sonunda yukarı baktı. Ãaşırmış mıydı yoksa memnun mu kalmıştı? Eric onun
bakışıyla buluşamadı, o yüzden yüzünü zihninde göremedim.
“Kızların teklif ettiğini sanıyordum.” dedi.
“Evet.” diye katıldı perişan halde.
Bu zavallı çocuk beni Mike Newton kadar sinirlendirmedi; ama Bella nazik bir
sesle cevap verene kadar ona acıyamadım.
“Sorduğun için teşekkürler; ama o gün Seattle’da olacağım.”
“Ah,” diye mırıldandı zorlukla gözlerini onun burun hizasına kaldırarak.
“Belki bir dahaki sefere.”
“Tabii.” diye katıldı. Sonra sanki açık kapı bırakmaktan pişman olmuş gibi
dudağını ısırdı. Bundan hoşlandım.
Eric öne doğru çöktü ve uzaklaştı. Yanlış yöne gidiyordu. Tek düşüncesi
kaçmaktı.
Tam o anda yanından geçtim ve rahatlıkla iç çektiğini duydum. Güldüm.
Sese doğru döndü; ama ben direkt önüme bakıp dudaklarımın keyifle
kıvrılmasını engellemeye çalıştım.
Tyler arkamdaydı, Bella uzaklaşmadan önce onu yakalayabilmek için
neredeyse koşuyordu. Diğerlerinden daha cesur ve kendine güvenliydi; Bella’ya
yaklaşmak için bu kadar uzun beklemesinin tek sebebi Mike’ın öncelik hakkına saygı
duymasıydı.
Onu yakalamada başarılı olmasını iki sebepten istiyordum. Eğer –
şüphelendiğim gibi – bütün bu ilgi Bella’yı rahatsız ediyorsa, tepkisini izleyerek
eğlenmek istiyordum; ama eğer değilse – eğer Tyler’ın davetini ümit ediyorsa– bunu
da bilmek istiyordum.
Tyler Crowley’yi rakip olarak görüyordum, bunun yanlış bir şey olduğunu
bile bile. Bana tamamen sıradan görünüyordu; ama Bella’nın tercihleriyle ilgili ne
biliyordum ki? Belki de sıradan erkeklerden hoşlanıyordu…
Bu düşünceden ürktüm. Asla sıradan bir erkek olamazdım. Kendimi onunla
ilgilenenlere rakip olarak görmek çok aptalcaydı. Her bakış açısından bir canavar
olan birinden nasıl hoşlanabilirdi ki?
Bir canavar için çok iyiydi.
Kaçmasına izin vermeliydim; ama bağışlanamaz merakım beni doğru olanı
yapmaktan alıkoydu. Yine. Ancak Tyler şimdi şansını kaçırırsa, onunla iletişime
benim sonucu öğrenemeyeceğim bir zamanda geçecekti. Volvo’mu dar yola koyarak
yolunu tıkadım.
Emmett ve diğerleri arabaya doğru ilerliyorlardı; ama o, garip davranışımı
diğerlerine açıklamıştı ve şimdi beni izleyerek, ne yaptığımı anlayamaya çalışarak
yavaş yavaş yürüyorlardı.
Kızı dikiz aynamdan izledim. Bakışımla buluşmadan arabamın arkasına
öfkeyle baktı, paslanmış bir Chevy yerine tank sürüyor olmayı diliyor gibi
görünüyordu.
Tyler aceleyle arabasına gitti ve anlaşılmaz davranışıma minnettar kalarak
onun arkasındaki sıraya girdi. Ona el salladı; ama Bella fark etmedi. Bir an bekledi,
sonra arabasını bırakıp kamyonetin penceresine doğru gitti. Camı tıklattı.
Bella olduğu yerde zıpladı ve sonra kafası karışarak ona baktı. Bir saniye
sonra zorlanarak pencereyi indirdi.
“Özür dilerim Tyler,” dedi sinirli bir sesle. “Cullen’ın arkasında takıldım.”
Soyadımı sert bir sesle söylemişti – bana hala öfkeliydi.
“Ah, biliyorum.” dedi Tyler, onun rahatsızlığı üzerine yılmayarak. “Sadece
hazır burada sıkışmışken sana bir şey sormak istedim.”
Sırıtışı kendinden emindi.
Açık niyeti üzerine kızın teninin beyazlaşmasından memnun kaldım.
“Bana bahar dansı teklifi eder misin?” diye sordu, aklında reddedilme fikri
olmadan.
“Ãehir dışında olacağım Tyler.” Sesinde sinir hala belliydi.
“Evet, Mike söyledi.”
“O zaman niye–?”
Omuz silkti. “Sadece onu reddetmek için bir bahane olduğunu umuyordum.”
Gözlerinde şimşekler çaktı, sonra soğudu. “Üzgünüm Tyler.” dedi, sesi hiçbir
şekilde üzgün değildi. “Gerçekten şehir dışında olacağım.”
Bu bahaneyi kabul etti, kendine güveni hala sağlamdı. “Sorun değil.
Önümüzde balo var.”
Arabasına geri döndü.
Bunu beklemekte haklıydım.
Yüzündeki dehşete düşmüş ifadeye paha biçilemezdi. Bana bilmek için bu
kadar çaresiz olmamam gereken şeyi söylüyordu – onunla ilgilenen insan erkeklere
karşı hiçbir şey hissetmediğini.
Ayrıca, ifadesi muhtemelen gördüğüm en komik şeydi.
Ailem, görüş alanındaki her şeye kaşlarımı çatarak öfkeyle bakmak yerine,
kahkahayla sarsılıyor olmama şaşırarak arabaya vardı.
Bu kadar komik olan ne? Emmett öğrenmek istiyordu.
Bella öfkeyle gürültülü motoru hızlandırdığında yine kahkahalara boğulurken
sadece kafamı salladım. Yine bir tank diliyor gibi görünüyordu.
“Gidelim!” diye tısladı Rosalie sabırsızlıkla. “Geri zekalılık yapmayı kes. Eğer
başarabilirsen.”
Sözleri beni sinirlendirmedi – çok eğleniyordum. Ancak istediğini yaptım.
Eve giderken kimse benimle konuşmadı. Bella’nın yüzünü düşünerek
gülmeye devam ettim.
Artık görgü tanığı olmadığı için hızlanarak yola döndüğümde Alice ruh
halimi mahvetti.
“Yani, artık Bella’yla konuşabilecek miyim?” diye sordu aniden,
söyleyeceklerini düşünüp bana uyarı vermeden.
“Hayır.” diye çıkıştım.
“Bu hiç adil değil! Neyi bekliyorum?”
“Henüz hiçbir şeye karar verdim Alice.”
“Her neyse Edward.”
Kafasında, Bella’nın iki kaderi yine netti.
“Onu tanımanın anlamı ne,” dedim, aniden suratsızlaşarak, “eğer onu
öldüreceksem?”
Alice bir saniyeliğine durakladı. “Haklısın.” diye itiraf etti.
Son köşeyi saatte doksan mille döndüm ve garajın arka duvarına bir santim
kala durdum.
“İyi koşular.” dedi Rosalie kendini beğenmiş bir tavırla, ben kendimi
arabadan atarken.
Ama bugün koşmaya gitmedim. Onun yerine, avlanmaya gittim.
Diğerleri yarın avlanacaklardı; ama şimdi susuz olmayı göze alamazdım. Yine
abarttım, gerekenden daha fazla içip kendimi şişirdim – küçük bir grup geyik ve
yılın erken zamanında karşılaştığım için şanslı olduğum siyah bir ayı. O kadar
doluydum ki rahatsız ediciydi. Bu niye yeterli olamıyordu? Niye kokusu her şeyden
daha güçlü olmak zorundaydı?
Sonraki güne hazırlık için avlanmıştım; ama daha fazla avlanamayacak
duruma geldiğimde ve güneşin doğmasına daha saatler olduğunu gördüğümde,
ertesi günün yeterince yakın olmadığını fark ettim.
Gidip kızı bulacağımı anladığımda öfke beni tekrar sardı.
Forks’a dönerken kendimle tartıştım; ama daha az asil olan taraf kazandı ve
affedilemez planıma uydum. Canavar huzursuzdu; ama iyi bağlanmıştı. Onunla
aramda güvenli bir mesafe bırakacağımı biliyordum. Sadece nerede olduğunu
bilmek istiyordum. Sadece yüzünü görmek.
Gece yarısını geçmişti, Bella’nın evi karanlık ve sessizdi. Kamyoneti
kaldırımın kenarına park edilmişti, babasının polis arabası yoldaydı. Mahallede
hiçbir yerde uyanık düşünceler yoktu. Evi, doğusundaki ormanın karanlığında bir
süre izledim. Ön kapı büyük ihtimalle kilitli olurdu – problem değildi; ama arkamda
kanıt olarak kırık bir kapı bırakmak istemiyordum. Öncelikle yukarı kat penceresini
denemeye karar verdim. Oraya kilit takmaya uğraşan pek olmazdı.
Açıklığı geçtim ve evin önüne yarım saniyede tırmandım. Pencerenin üzerine
tutunup sarkarken, camdan içeri baktım ve soluğum kesildi.
Bu onun odasıydı. Onu küçük bir yatakta görebiliyordum, örtüleri yerdeydi
ve çarşafı bacaklarının etrafında kıvrılmıştı. Ben izlerken, huzursuzca döndü ve bir
kolunu başının üzerine attı. Sesli uyumuyordu, en azından bu gece. Yakınındaki
tehlikeyi hissetmiş miydi?
Tekrar dönüşünü izlerken kendimi geriye ittim. Hastalıklı bir röntgenci
adamdan nasıl daha iyi olabilirdim? Daha iyi değildim. Çok, çok daha kötüydüm.
Kendimi bırakmak üzere parmaklarımı gevşettim; ama önce yüzüne uzunca
baktım.
Huzurlu değildi. Kaşlarının arasındaki o kıvrım oradaydı ve ağzının kenarları
aşağıya doğru kıvrılmıştı. Dudakları titredi ve sonra ayrıldı.
“Tamam anne.” diye mırıldandı.
Bella uykusunda konuşuyordu.
Merak alevlendi ve kendime olan nefretimi yendi. Korunmasız, bilinçsiz
söylenen düşüncelerin cazibesi inanılmaz derecede çekiciydi.
Pencereyi denedim. Sıkışmış olmasına rağmen, kilitli değildi. Metal
çerçeveden çıkan her sesle sinerek, yavaşça yukarı doğru ittim. Bir sonraki sefer için
yağ bulmam gerekliydi…
Bir sonraki sefer? Tekrar kendimden iğrenerek başımı salladım.
Yavaşça yarı açık pencereden içeri sıyrıldım.
Odası küçüktü – dağınık; ama temiz. Yatağının yanında, yerde toplanmış
kitaplar vardı. Kapakları bana dönük değildi ve ucuz CD çalarının yanına CD’ler
yerleştirilmişti – en üstteki sadece açık bir mücevher kutusuydu. Kağıt kümeleri eski
teknolojiler müzesine bağışlanmışa benzeyen bir bilgisayarı çevreliyordu.
CD’lerinin ve kitaplarının başlıklarını okumayı çok istedim; ama mesafeyi
koruyacağıma dair kendime söz vermiştim; onun yerine gidip odanın uzak
köşesindeki eski sallanan sandalyeye oturdum.
Gerçekten, önceden onun sıradan görünümlü olduğunu düşünmüş müydüm?
O ilk günü ve onunla anında ilgilenen oğlanlardan tiksindiğimi düşündüm; ama
şimdi zihinlerindeki yüzünü hatırladığımda, onu neden hemen güzel bulmadığımı
anlayamıyordum. Bu çok açık gözüküyordu.
Ãu anda – beyaz tenli yüzünü karışık ve dağınık bir halde saran koyu renkli
saçlarıyla, deliklerle dolu eski püskü tişörtü ve pejmürde eşofman altıyla,
bilinçsizlikle rahatlamış yüz hatları ve hafifçe aralanmış dudaklarıyla – nefesimi
kesiyordu. Ya da keserdi, diye düşündüm alayla, eğer nefes alıyor olsaydım.
Konuşmadı. Belki de rüyası sona ermişti.
Yüzüne baktım ve geleceği katlanılabilir hale getirmek için bir yol düşünmeye
çalıştım.
Onu incitmek katlanılamazdı. Bu tek seçeneğimin onu tekrar bırakmak olduğu
anlamına mı geliyordu?
Diğerleri artık benimle tartışamazlardı. Yokluğum kimseyi tehlikeye
sokmazdı. Ãüphe olmazdı, insanların düşüncelerini o kazaya bağlayacak hiçbir şey
yoktu.
Bu öğleden sonraki gibi bocaladım ve hiçbir şey mümkün gözükmedi.
Bazı insan erkekler onu cezbetse ya da cezbetmese bile ben onlara rakip
olmayı umamazdım. Ben bir canavardım. Beni nasıl başka bir şey olarak görebilirdi?
Eğer benimle ilgili gerçeği bilseydi, bu onu korkutup kaçırırdı. Bir korku filmindeki
kurban gibi korkuyla çığlık atarak kaçardı.
Biyoloji’deki ilk gününü hatırladım… bunun vereceği en doğru tepki
olduğunu biliyordum.
Eğer o salak dansa onu davet eden ben olsaydım, aceleyle yapılmış planlarını
iptal edip benimle beraber gitmeyi kabul edeceğini hayal etmek aptallıktı.
Kaderindeki evet diyeceği kişi ben değildim. Başka biriydi, insan olan ve sıcak
olan biri. Ve ben – bir gün, o evet dendiğinde – kendime gidip onu öldürmek için
izin veremeyecektim, çünkü o her kimse, Bella onu hak ediyor olacaktı. Seçtiği
kişiyle mutluluğu ve aşkı hak ediyordu.
Doğru şeyi yapmayı ona borçluydum; artık, bu kıza aşık olmanın sadece
tehlikesindeymişim gibi davranamazdım.
Sonuçta, gidersem pek bir şey fark etmeyecekti çünkü Bella beni, dilediğim
şekilde asla göremezdi. Beni asla sevmeye değecek biri olarak göremezdi.
Asla.
Ölü, donmuş bir kalp kırılabilir miydi? Benimki kırılacak gibi hissediyordum.
“Edward.” dedi Bella.
Kapalı gözlerine bakarak donakaldım.
Uyanıp beni burada yakalamış mıydı? Uyuyor gibi gözüküyordu, yine de sesi
çok netti.
Sessizce içini çekti ve sonra huzursuzca döndü – hala uyuyordu ve rüya
görüyordu.
“Edward.” diye mırıldandı yavaşça.
Beni düşlüyordu.
Ölü, donmuş bir kalp tekrar atabilir miydi? Benimki atmak üzereymiş gibi
hissediyordum.
“Kal.” diye içini çekti. “Gitme. Lütfen… gitme.”
Rüyasında beni görüyordu ve bu kabus bile değildi. Onunla kalmamı
istiyordu.Beni saran duygulara isim vermek için uğraştım; ama onları anlatabilecek
kadar güçlü kelimeler yoktu. Uzun bir süre, içlerinde boğuldum.
Yüzeye çıktığımda, önceden olduğum adam değildim.
Hayatım bitmeyen, değişmeyen bir geceydi. Benim için, gereksinim olarak,
her zaman gece olmalıydı. O zaman şu anda, gecemin yarısında, güneşin doğuyor
olması nasıl mümkün olabilirdi?
Vampire dönüştüğüm zaman, o dönüşümün kavurucu acısında, ruhumu ve
ölümlülüğümü, ölümsüzlüğe takas ederken, tamamen donmuştum. Vücudum etten
çok kayaya benzeyen bir şeye dönüşmüştü, değişmez ve dayanıklı. Ben de
donmuştum – kişiliğim, sevdiğim ve sevmediğim şeyler, ruh hallerim ve arzularım;
hepsi oldukları yerde kalmışlardı.
Geri kalanı için de aynıydı. Hepimiz donmuştuk. Yaşayan taşlar.
Değişim birimize geldiğinde, bu nadir ve kalıcı bir şeydi. Bunun Carlisle’ın ve
bir on yıl sonra Rosalie’nin başına geldiğini görmüştüm. Aşk onları sonsuz ve asla
solmayan bir şekilde değiştirmişti. Carlisle Esme’yi bulalı seksen yıldan fazla
olmuştu; ama yine de ona hala ilk aşkın inanılmaz gözleriyle bakıyordu. Onlar için
bu her zaman öyleydi.
Benim için de her zaman böyle olacaktı. Limitsiz var oluşum boyunca, her
zaman bu kırılgan kızı sevecektim.
Bu aşkı vücudumun her zerresinde hissederek bilinçsiz yüzünü izledim.
Ãimdi daha huzurlu uyuyordu, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
Hep onu izleyerek planlar yapmaya başladım.
Onu seviyordum ve o yüzden onu bırakmak için yeterince güçlü olmaya
çalışacaktım. Ãimdi o kadar güçlü olmadığımı biliyordum. Bunun üzerinde
çalışacaktım; ama belki, geleceği başka bir şekilde alt edebilirdim.
Alice Bella için sadece iki gelecek görmüştü ve şimdi ikisini de anlıyordum.
Eğer kendime hata yapma izni verirsem, onu sevmek beni onu öldürmekten
alıkoymayacaktı.
Yine de, şimdi canavarı hissedemiyordum, onu içimde hiçbir yerde
bulamıyordum. Belki de, aşk onu sonsuza dek susturmuştu. Eğer onu şimdi
öldürürsem, bu kasıtlı olmayacaktı, sadece feci bir kaza olacaktı.
Aşırı derecede dikkatli olmam gerekecekti. Asla gardımı düşüremeyecektim.
Her nefesimi kontrol etmem gerekecekti. Her zaman ihtiyatlı bir mesafe bırakmam
gerekecekti.
Sonunda ikinci geleceği anlamıştım. O görüş beni şaşırtmıştı – Bella’yı bu
ölümsüz yarı-yaşama tutsak edecek ne olabilirdi ki? Ãimdi – bu kıza olan arzumda
mahvolmuşken – babamdan, affedilemez bir bencillikle, bu iyiliği nasıl
isteyebileceğimi anlayabiliyordum. Onu sonsuza dek tutabilmek için babamdan
hayatını ve ruhunu elinden almasını isteyebileceğimi.
Daha iyisini hak ediyordu.
Ama başka bir gelecek daha görüyordum, eğer dengemi sağlayabilirsem
üzerinde yürüyebileceğim ince bir ip.
Bunu yapabilir miydim? Onunla birlikte olup, onu insan bırakabilir miydim?
Kasten, derin bir nefes aldım, ve sonra başka bir soluk. Kokusunun beni ateş
gibi yakıp geçmesine izin verdim. Oda onun kokusuyla doluydu; her yüzeye
yayılmıştı. Başım döndü; ama bununla savaştım. Eğer onunla herhangi bir ilişki
denemesi yapacaksam, buna alışmak zorundaydım. Başka bir yakıcı nefes daha
aldım.
Doğudaki bulutlardan güneş doğmaya başlayana kadar, plan kurup soluk
alarak uyuyuşunu izledim.
Eve diğerleri okul için çıktıktan hemen sonra vardım. Esme’nin sorgulayan
gözlerini görmezden gelerek üzerimi hızlıca değiştirdim. Yüzümdeki heyecanlı ışığı
görmüştü ve hem endişe, hem de rahatlık hissetmişti. Uzun bunalımım acı
çekmesine neden olmuştu. Ãimdi bitmiş gibi gözükmesine sevinmişti.
Okula koştum ve kardeşlerimden birkaç saniye sonra okula vardım. En
azından Alice burada asfaltı çevreleyen ağaçların arasında olduğumu bilmesine
rağmen hiçbiri dönmedi. Kimse bakmayana kadar bekledim ve sonra ağaçlardan
park yerine doğru yürüdüm.
Bella’nın kamyonetinin gürültüsünü köşede duydum ve bir Suburban’ın
arkasında, görünmeden izleyebileceğim bir yerde durdum.
Suratı asık halde park yerine girdi, en uzak yerlerden birine park etmeden
önce uzun süre Volvo’ma öfkeyle baktı.
Muhtemelen hala bana sinirli olduğunu – ve iyi bir sebeple – hatırlamak
garipti.
Kendime gülmek istedim – ya da kendimi tekmelemek. Eğer benden
hoşlanmıyorsa bütün planlarım tartışılabilirdi değil mi? Rüyası tamamen rastgele bir
şeyle ilgili de olabilirdi. Kendini beğenmiş aptalın tekiydim.
Eh, eğer benimle ilgilenmiyorsa onun için çok daha iyi olurdu. Bu benim onun
peşinden koşmayı bırakmamı sağlamazdı; ama bu sırada ona eşit olarak uyarı da
verecektim. Bunu ona borçluydum.
Yavaşça ilerledim, en iyi şekilde nasıl yaklaşabileceğimi düşünerek.
İşimi kolaylaştırdı. Çıkarken kamyonetinin anahtarları parmaklarından kaydı
ve derin bir su birikintisine düştü.
Eğildi; ama ben daha önce ulaştım ve elini soğuk suya sokmak zorunda
kalmadan önce aldım.
Ãaşırıp dikelirken kamyonetine yaslandım.
“Bunu nasıl yapıyorsun?” diye sordu.
Evet, hala kızgındı.
Anahtarı uzattım. “Neyi?”
Elini uzattı ve anahtarı avucuna bıraktım. Kokusunu içime çekerek derin bir
nefes aldım.
“Aniden ortaya çıkmayı.” diye açıkladı.
“Bella, eğer sen dikkatli değilsen bu benim hatam değil.” Sözler alaycı,
neredeyse şakaydı. Görmediği başka bir şey var mıydı?
Sesimin onun ismini nasıl okşadığını duymuş muydu?
Espri anlayışımı beğenmeyerek öfkeyle bana baktı. Kalp atışı hızlandı –
öfkeden mi? Korkudan mı? Bir süre sonra aşağıya baktı.
“Dünkü trafik sıkışıklığı nedendi?” diye sordu gözlerime bakmayarak. “Ben
yokmuşum gibi davranacağını sanıyordum, beni sinirden öldürmeye çalışacağını
değil.”
Hala çok öfkeliydi. Onunla işleri düzeltmek için biraz uğraşmam gerekecekti.
Dürüst davranma çözümümü hatırladım…
“O Tyler’ın iyiliği içindi, kendim için değil. Ona bu şansı vermeliydim.” Ve
sonra güldüm. Dünkü yüz ifadesini düşününce kendime engel olamadım.
“Sen–” diye soludu ve sonra lafını kesti, bitirmek için çok sinirli gözüküyordu.
İşte – aynı ifade vardı yüzünde. Başka bir kahkahayı yuttum. Ãimdiden
yeterince öfkeliydi.
“Ve sen yokmuşsun gibi de davranmıyorum.” diye bitirdim. Bunu sıradan,
alaycı tutmak en doğrusuydu. Eğer gerçekte ne hissettiğimi görmesine izin verirsem,
anlamazdı. Onu korkuturdu. Duygularımı kontrol altında tutmam gerekliydi…
“O zaman beni sinirden öldürmek mi istiyorsun? Tyler’ın minibüsü işi
halletmediğine göre?”
Ani bir öfke beni çarptı. Buna gerçekten inanabilir miydi?
Bu kadar gücenmem mantıksızdı – dün gece geçirdiğim değişimi bilmiyordu;
ama yine de öfkeliydim.
“Bella gerçekten abes davranıyorsun.”
Yüzü kızardı ve bana arkasını döndü. Uzaklaşmaya başladı.
Vicdan azabı. Öfkelenmeye hakkım yoktu.
“Bekle.” diye rica ettim.
Durmadı o yüzden onu takip ettim.
“Özür dilerim, bu kabaydı. Gerçek değil demiyorum” – ona zarar herhangi bir
şekilde zarar vermek istediğimi hayal etmek saçmaydı – “ama yine de bunu
söylemek kabalıktı.”
“Niye beni yalnız bırakmıyorsun?”
İnan bana, demek istedim. Denedim.
Ah, ayrıca sana perişan bir şekilde aşığım.
Umursamaz tut.
“Sana bir şey sormak istiyordum; ama konuyu değiştirdin.”
“Senin çift kişilik problemin mi var?” diye sordu.
Mutlaka öyle gözüküyor olmalıydı. Ruh halim değişkendi, çok fazla yeni
duyguyla tanışıyordum.
“Yine aynı şeyi yapıyorsun.”
İç çekti. “İyi o zaman. Ne sormak istiyorsun?”
“Merak ediyordum da, haftaya cumartesi…” Yüzünden şok geçtiğini gördüm
ve başka bir kahkahayı daha geri yuttum. “Biliyorsun, bahar dansı günü–”
Sonunda gözlerini benimkilere çevirip sözümü kesti. “Komik olmaya mı
çalışıyorsun?”
Evet. “Bitirmeme izin verir misin?”
Dişlerini yumuşak alt dudağına bastırarak sessizce bekledi.
Bu görüntü bir saniyeliğine dikkatimi dağıttı. Garip, yabancı reaksiyonlar,
unutulmuş insan özümü hareketlendirdi. Rolümü oynayabilmek için onlardan
kurtulmaya çalıştım.
“O gün Seattle’a gideceğini duydum ve birinin seni bırakmasını isteyip
istemeyeceğini merak ediyordum.” Fark etmiştim ki, planlarını paylaşmak, onu
bunlarla ilgili sorguya çekmekten daha iyiydi.
Bana boş bir yüz ifadesiyle baktı. “Ne?
“Seni Seattle’a birinin bırakmasını ister misin?” Bir arabada onunla yalnız
olma fikri boğazımı yaktı. Derin bir nefes aldım. Buna alış.
“Kimin?” diye sordu, gözleri yine büyümüştü ve şaşkındı.
“Benim tabii ki.” dedim yavaşça.
“Niye?”
Ona eşlik etmeyi istemem gerçekten o kadar büyük bir şok muydu? Önceki
davranışlarıma mutlaka en kötü anlamı yüklemiş olmalıydı.
“Eh,” dedim mümkün olduğunca sıradan bir sesle, “Önümüzdeki haftalarda
ben de Seattle’a gitmek istiyordum ve dürüst olmak gerekirse kamyonetinin bunu
başarabileceğinden emin değilim.” Onunla alay etmek, kendime ciddi olma izni
vermekten daha güvenli görünüyordu.
“Kamyonetim gayet iyi durumda, yine de ilgin için teşekkürler.” dedi aynı
şaşırmış sesle. Tekrar yürümeye başladı. Adımlarımı ona uydurdum.
Gerçekten hayır dememişti, o yüzden bu avantajı zorladım.
Hayır der miydi? Eğer derse ben ne yapardım?
“Ama kamyonetin bir depo benzinle oraya gidebilecek mi?”
“Bunun seni niye ilgilendirdiğini anlayamıyorum.” diye homurdandı.
Bu da hayır değildi ve kalp atışı ile soluk alıp verişi hızlanmıştı.
“Kısıtlı kaynakların boşuna harcanması herkesi ilgilendirir.”
“Açıkçası Edward, seni anlayamıyorum. Arkadaşım olmak istemediğini
sanıyordum.”
İsmimi söylediğinde bir heyecan dalgası beni çarptı.
Aynı anda nasıl hem normal hem de dürüst olabilirdim? Dürüst olmak daha
önemliydi. Özellikle bu noktada.
“Arkadaş olmazsak daha iyi olur dedim, istemediğimden değil.”
“Ah, teşekkürler. Ãimdi her şey açığa çıktı.” dedi alayla.
Kafeteryan çatısının altında durakladı ve gözleri tekrar benimkilerle buluştu.
Kalp atışları tekledi. Korkmuş muydu.
Kelimelerimi dikkatle seçtim. Hayır, ben onu bırakamazdım; ama belki o çok
geç olmadan beri bırakmasına yetecek kadar akıllı davranırdı.
“Arkadaşım olmaman senin için daha… iyi olur.” Gözlerinin erimiş çikolata
rengi derinliklerine bakarken, umursamaz davranma becerimi kaybettim. “Ama
senden uzak durmaya çalışmaktan yoruldum Bella.” Kelimeler çok, çok hararetle
çıktı.
Nefes alıp verişi durdu ve tekrar başlaması için geçen bir saniyede bu beni
endişelendirdi. Onu ne kadar korkutmuştum? Eh, öğrenecektim.
“Benimle Seattle’a gelir misin?” diye sordum.
Kalbi yüksek sesle atarak başını salladı.
Evet. O bana evet demişti.
Ama sonra bilincim beni tokatladı. Bu ona neye mal olacaktı?
“Gerçekten benden uzak durmalısın.” diye uyardım. Beni duymuş muydu?
Onu tehdit ettiğim gelecekten kaçar mıydı? Onu kendimden kurtarmak için hiçbir şey
yapamaz mıydım?
Umursamaz davran, diye bağırdım kendime. “Sınıfta görüşürüz.”
Oradan kaçarken, kendimi koşmaktan alıkoymak için odaklanmam gerekti.
-------------------------
sana gerçekten çok teşekkürler

ya ltfn dewamını yazz bekliyorumm....