Twilightturkiye.com : Türkiye'den Alacakaranlığa giden yol'a hoşgeldiniz - Şafak Vaktinde Beğendiğiniz Alıntılar

Twilightturkiye.com : Türkiye'den Alacakaranlığa giden yol'a hoşgeldiniz

Tam Versiyon: Şafak Vaktinde Beğendiğiniz Alıntılar
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyon'a bakınız.
Sayfa: 1 2 3

desperate_qirl

Beğendiğiniz diyalogları burada paylaşabilirsiniz.
Veya paylaşmak istediklerimizii..


İlk ben başlıyım

Önsözz

ÖNSÖZ

Neredeyse ölmek üzere olduğum tecrübelerim; benim payıma düşmesi gereken adeletden daha fazla idi. Bu hiç kimsenin kolay kolay alışabileceği bir şey değildi.

Ölümle tekrar yüz yüze gelmek, yine de tuhaf bir şekilde kaçınılmaz görünüyordu. Sanki gerçekten felaket için işaretlenmiştim. Zaman zaman bu peşimi bırakmayan felaketlerden bir şekilde kaçmaya çalıştım ama felaketler hep arkamdan gelmeye devam ettiler.

Buna rağmen, şimdi diğerlerinden çok daha farklıydı.

Korktuğunuz birinden kaçabilirsiniz, nefret ettiğiniz biriyle savaşmayı deneyebilirsiniz. Canavarlar, katiller, düşmanlar; bütün bu sıra dışı varlıklara karşı kendimi donattım.

Sevdiğiniz kişi sizi öldürebilecek biriyse, bu size hiç seçenek bırakmaz. Nasıl kaçabilirsiniz, nasıl savaşabilirsiniz ki, bunları yaparken sevdiğiniz kişinin canını yakabilir misiniz? Eğer yaşamınız elinizde olan bütün şeyse inandığınız kişiye bunu vermez miydiniz? Nasıl hayatınızı sevdiğiniz aşık olduğunuz adama vermemeyi düşünebilirsiniz ki?

Eğer bu gerçekten de âşık olduğunuz adamsa?
1. Bölüm- Nişan

Kimse sana gözünü dikip bakmıyor diye söyedim kendime. Kimse sana bakmıyor, kimse sana bakmıyor.

Ama kendimi ikna edebilcek kadar iyi yalan söyleyemediğimden, kontrol etme gerekliliği duydum.

Kasabadaki üç trafik lambasından birinin yeşile dönmesini oturup beklerken, sağ tarafıma baktığımda küçük minibüsünün içinde Mrs. Weber bütün vücuduyla bana doğru döndüğünü gördüm. Gözleri benimkilere odaklandı ve ben de geri çekildim, neden bakışlarını çekmediğini veya utanmış görünmediğini merak ettim. İnsanlara dik dik bakmak hala kabalık olarak nitelendiriliyordu, değil mi? Bu artık benim için geçerli değil miydi?

Sonra arabamın camların çok koyu bir renk olduğunu, arabanın içerisinde benim olduğuma dair hiçbir fikri bile olmadığını ve aslında bana bakmadığını, arabaya dikkatlice baktığını düşünerek rahatlamaya çalıştım.

Arabam. İçimi çektim.

Sola kısa bir bakış attım ve şaşkınlıktan inledim. Kaldırımda donmuş iki yaya, arabama dik dik bakarken karşıya geçme şanslarını kaçırıyorlardı. Arkalarında, Mr. Marchall küçük hediyelik eşya dükkânının dökme camından aptalca bir şekilde bakıyordu. En azından burnunu cama bastırmamıştı. Henüz.

Işık yeşile döndü, uzaklaşmak için acele etmemle beraber, düşünmeden gaz pedalına çok hızlı bir şekilde bastım, normalde benim eski Chevy kamyonetim olsaydı hareket ettirmek için yumruklamalıydım.

Motor avcı bir panter gibi hırlarken, araba çok hızla sarsıldı, bedenim siyah deri koltuğa hızla çarptı ve karnım omurgalarıma rağmen düzleşti.
“Hay Allah!” Nefesimi tutup, el yordamıyla freni aradım. Başımı tutarak, sadece pedala bastım. Araba sarsıldı ama yine de durdu.

Etraftaki tepkiye bakmaya katlanamadım. Eğer bu arabayı daha önce kimin sürdüğüne dair bir şüphe vardıysa da artık yoktu. Gaz pedalına, ayakkabımın ucuyla ve hatta nazikçe sayılabilecek bir şekilde yarım milimetre kadar bastım ve araba tekrar ilerledi.


Kendimi amacım olan benzin istasyonuna ulaşmaya ayarladım. Eğer arabamdan buharlar çıkıyor olmasaydı, kasabaya gelmezdim. Bu günlerde toplum içinde zaman geçirmekten kaçındığımdan ötürü birçok şeyi almaktan kendimi mahrum bırakıyordum, gazoz ve ayakkabı bağı gibi.

Yarıştaymışım gibi hareket ediyordum, kaportayı açtım, suyu ve yağı değiştirilecekti daha sonra benzin kapağını açtım kredi kartımla ödemeyi yaptım, saniyeler olmadan hortum benzin deposundaydı. Tabi ki, ölçme aletindeki rakamları düzene sokmak için yapabileceğim bir şey yoktu. Ağır bir şekilde yazılabildi, sanki bunu sadece beni sinirlendirmek için yapıyordu.

Dışarısı pek parlak değildi Forks, Washington’da tipik çiseleyen yağmurlu bir gün, ama yine de sahne ışıkları sanki üzerime doğrultulmuş gibiydi, sol elimdeki narin yüzük dikkat çekiyordu. Böyle zamanlarda bakışları arkamda hissediyordum, yüzük sanki neon ışıkları gibi titreşiyordu; bana bak, bana bak.

Kendi halimi fazlaca düşünmek aptalcaydı ve bunu biliyordum. Üstelik annem ve babam, insanların nişanım hakkında ne söylediklerini gerçekten umursuyorlar mıydı? Yeni arabam hakkında? Ivy League Koleji’ne gizemlice kabul edilişim hakkında? Şu an arka cebimde duran, çok taze hissettiren, parlak siyah kredi kartı hakkında?

“Evet, ne düşündükleri kimin umrunda?” nefesimin altından söylendim.

“Şey, bayan?” bir adam seslendi.

Döndüm, keşke dönmeseydim.

İki adam tepesine yepyeni bir kayak takımı bağlı olan bir arazi aracının yanında dikiliyordu. İkisi de aslında bana bakmıyorlardı; sadece gözlerini dikmiş arabama bakıyorlardı.

Kişisel olarak, üstüme alınmadım. Ama sonra, Toyota, Ford ve Chevy’nin sembollerini ayırt edebildiğim için kendimle gurur duydum. Bu araba tek renk idi, parlak siyah, ipek gibi parlak ve çok güzledi ama yine de benim için sadece bir arabaydı.

“Rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama kullandığınız arabanın markasını söyleyebilir misiniz?” diye uzun boylu olan sordu.

“Şey, bir Mercedes, değil mi?”

“Evet,” dedi adam kibarca, kısa arkadaşı cevabıma gözlerini devirirken. “Biliyorum. Ama bu, merak ediyordum da…kullandığınız bir Mercedes Guardian mı? Adam bu adı büyük bir saygı duyarak söyledi. Bu çocuğun benim…benim nişanlım (düğünün birkaç gün sonra olduğu gerçeğinden kurtuluş yolu yoktu) Edward Cullen ile iyi geçineceğine dair bir hisse kapıldım. “Avrupa’da henüz mevcut olmaması gerekiyordu,” adam devam etti, “bırakalım burada.”
Gözleri arabamın dış hatlarını incelerken bir an arabamın bana herhangi diğer Mercedes Sedan’lardan pek farklı görünmediğini fark ettim, ama nasıl bilebilirdim ki? Kısa bir süre için nişanlı, düğün, koca, vb. gibi kelimelerle kendi konularımı düşündüm.

Sadece aklımda hepsini bir araya koyamamıştım.

Diğer taraftan, beyaz gelinlik ve buketlerin ne kadar aptalca olacağı düşüncesi korkuyla yerimde sinmeme neden oluyordu. Ama bundan daha fazlası ile yüzleşmem gerekiyordu, ağırbaşlı bir şekilde orta yolu bulmak, saygıdeğer olmak, koca gibi sıkıcı kavramla beraber Edward’la birlikte olmak. Bu başmeleğin, muhasebeci gibi rol yapmasıydı; ben onu herhangi sıradan bir rolde bile gözümde canlandıramıyordum ki.


Her zamanki gibi, Edward hakkında düşünmeye başladığımda, istemeden de olsa hayallerim başımı döndürdü. Yabancı dikkatimi çekmek için boğazını temizlemek zorunda kaldı; hala arabanın yapımı ve modeli hakkında cevap bekliyordu.

“Bilmiyorum,” diye dürüstçe söyledim.

“Onunla birlikte fotoğraf çektirmemizin herhangi bir sakıncası varmı?”

Bunu anlamam bir saniyemi aldı. “Gerçekten mi? Arabayla fotoğraf mı çekilmek istiyorsun?”

“Tabi ki çünkü eğer kanıt götürmezsem kimse bana inanmayacak.”

“Şey. Tamam. Olur.”

Hızla benzin hortumu bir kenara koydum ve fotoğraf çektirmek için deli gibi istekli adam arka cebinden kocaman, profesyonel bir kamera çıkarırken bende saklanmak için ön koltuğa sessizce sindim. O ve arkadaşı değişerek kaputun yanında poz verdiler ve sonra arabanın arkasında fotoğraf çekmeye gittiler.

“Kamyonetimi özledim,” diye kendi kendime sızlandım.
Edward’la bu dengesiz uzlaşmaya karar vermemizden sadece birkaç hafta sonra, benim kamyonetim çok, çok kullanışlı olan son kez hırıldadı ve tekledi, artık çalışmayacak hale gelmişti. Kamyonetimin ömrünü doldurması, Edward’ın yerine başka bir araba alabilmesi için izinli olmasını sağlayan bir detaydı. Edward bunun sadece beklenen bir şey olduğuna dair yemin etti; kamyonetim uzun yaşamıştı, bütün bir hayat ve sonunda doğal sebeplerden dolayı zamanı dolmuştu. Ona göre böyleydi. Ve tabi ki, onun öyküsünü doğrulayacak ya da kendi başıma kamyonetimi ölümden kurtarmayı deneyecek yolum yoktu. Favori araba tamircim…

Bu soğuk düşünceyi durdurdum, sonunun gelmesine izin vermeyi reddettim. Bunun yerine, arabanın duvarlarıyla sessizleştirilmiş, dışarıdaki adamların seslerini dinledim.

“…online videosunu izlemiştim, alev makinesi ile arabanın üzerine gittiler. Boyası bile buruşmadı.”

“Tabi ki buruşmaz. Bu bebeğin üzerine tank bile devirebilirsin. Bunun için burada pek piyasası yok. Çoğunlukla Ortadoğulu diplomatlar, silah tüccarları ve uyuşturucu baronları için tasarlandı.”

“Kızın da böyle biri olduğunu mu düşünüyorsun?” yumuşak bir sesle kısa olan sordu. Yanaklarım alev alev yanarken başımı eğdim.

“Şey,” dedi uzun olan. “Belki. Buralarda füze geçirmez cam ve dört bin sterlinlik gövde zırhına neden ihtiyaç olacağını hayal edemiyorum. Daha tehlikeli bir yere yönlenmiş olmak zorunda.”

Gövde zırhı. Dört bin sterlinlik gövde zırhı. Ve füze geçirmez cam? Harika. Modası geçmiş, iyi kurşungeçirmez cama ne oldu?

Güzel, en azından bu biraz mantıklıydı eğer sapkın bir espri anlayışınız varsa.

Edward ın anlaşmamızın avantajlarından yararlanmasından hoşlanmamıştım ağırlık onun elineydi ve bu ona benim kabül edebileceğimden bile daha fazla şey verebilmesini sağlamıştı. Kamyonetimi, yerine başka bir şey koymak gerektiğinde değiştirmesinde anlaşmıştım, tabi ki bu anın bu kadar çabuk gelmesini ummuyordum. Kamyonetin kaldırım kenarında cansız resim gibi klasik Chevy hürmetinden başka bir şey olmadığını itiraf etmek zorunda kaldığımda, yerine başkasını koyma fikrinin beni büyük ihtimalle utandıracağını biliyordum. Beni dik bakışların ve fısıltıların odak noktası yaptı. Bu kısım hakkında haklı oldum. Ama en karanlık hayallerimde bile bana iki araba alacağını önceden göremedim.

Çıldırdığımda “önceki” araba ve “sonraki” araba diye açıkladı.

Bu sadece “önceki” arabaydı. Bunun ödünç alınmış bir araba olduğunu söyledi ve düğünden sonra geri vereceğine söz verdi. Bütün bunlar kesinlikle benim için bir anlam ifade etmemişti. Şimdiye kadar.

Ha ha. Çünkü ben çok kırılabilir narin bir insandım, çok kazaya eğilimli, kendi tehlikeli kötü şansımın büyük bir kurbanıydım, görünen o ki güvende olabilmek için tank geçirmez bir arabaya ihtiyacım vardı. Çok gülünç. O ve erkek kardeşlerinin arkamdan bu şakaya epey eğlendiğine emindim.

Veya belki, sadece belki, küçük bir ses kafamın içinde fısıldadı, bu şaka değil aptal. Belki gerçekten senin hakkında endişeleniyor. Seni korumak için biraz ileri gitmesi, bu ilk defa olmayacaktı.

İçimi çektim.

“Sonraki” arabayı henüz görmedim. Cullen’lerin garajının en derin köşesinde bir çarşafın altına gizlenmişti. Ailenin çoğu üyesinin şimdiye kadar en azından bir göz attılarını biliyordum, ama ben gerçekten bilmek istemiyordum.

O arabada büyük ihtimalle gövde zırhı yoktu çünkü balayından sonra ona ihtiyacım olmayacaktı. Gerçek yok edilemezlik, dört gözle beklediğim birçok avantajdan sadece biriydi. Bir Cullen olmanın en iyi kısımları pahalı arabalar ve etkileyici kredi kartları değildi.

“Hey,” uzun adam seslendi, içeriyi dikkatlice görebilmek için ellerini gölgeleyerek cama bastırdı. “Şu an işimiz bitti. Çok teşekkürler!”

“Bir şey değil,” diye cevap verdim, motoru çalıştırdığım an gerildim ve sonra iç rahatlığıyla pedala bastım, çok nazikçe.

Kaç defa eve giden bu tanıdık yolda araba sürmüş olduğum fark etmiyordu, yağmurla rengi solmuş el ilanlarını hala geçmişte bırakamıyordum. Her biri, telefon direklerine zımbalanmış ve sokak işaret levhalarına bantlanmıştı, bütün bunlar bana hep yeni bir tokat gibiydi. Çok hak edilmiş bir tokat. Beynim daha önce hemen engellediği düşünceleri, tekrar engellemede başarısız oldu. Bu yolda bundan kaçınamıyordum. Favori araba tamircimin fotoğrafları belirli aralıklarla yanımdan şimşek gibi geçerken olmuyordu.

En yakın arkadaşım. Benim Jacob’um.
Bu çocuğu gördünüz mü? posterleri asmak Jacob’un babasının fikri değildi. Bu fikir benim babam Charlie’nindi, bütün el ilanlarını yazdırıp, kasabanın her tarafına yaymıştı. Ve sadece Forks’a değil, Port Angeles, Sequin, Hoquiam, Aberdeen ve Olimpic Peninsula’daki diğer bütün kasabalara bu el ilanlarını göndermişti. Aynı zamanda Washington eyaletindeki tüm polis istasyonlarının duvarlarında aynı el ilanının asıldığına emin olmuştu. Kendi istasyonundaki mantar tahtanın tamamı Jacob’u bulmaya adanmıştı. Ama mantar tahta genelde çok boş oluyordu bu yüzden hayal kırıklığına ve hüsrana uğramıştı.

Babam hiçbir ilandan cevap gelmediğini görünce daha da hayal kırıklığına uğradı. Jacob’un babası ki Charlie’nin en yakın arkadaşı, Billy ile birlikte en çok hayal kırıklığına uğrayan oydu. On altı yaşındaki kaçak oğlunun aranmasına Billy daha fazla karışmıyordu. Billy el ilanlarını La Push’a, Jacob’un evinin olduğu deniz kıyısında ayrılmış bölgeye asmayı reddediyordu. Görünen o ki, güya yapabileceği bir şey yok diye, Jacob’un kaybolması olayının peşini bırakmıştı Şöyle diyordu, “Jacob artık büyüdü. İstediği zaman eve döner.”

Ve babam Billy’nin tarafında olduğum için de hayal kırıklığına uğramıştı.

Ben de posterleri asmazdım çünkü. Çünkü Billy ve ben, ikimizde Jacob’un nerede olduğunu tahmini olarak biliyorduk, ve biz bunun yanında onu şu anda kimsenin göremeyeceğini de dokunaklı bir biçimde biliyorduk.

El ilanları boğazıma her zamanki gibi büyük bir yumru gibi oturdu, her zamanki yakıcı gözyaşları belirdi gözlerimde ve Edward’ın bu cumartesi avlanmaya gittiği için memnun olduğumu fark ettim. Eğer Edward tepkimi görseydi, bu onu da sadece berbat hissettirirdi.

Tabi ki, cumartesi olduğu için bazı engeller vardı. Yavaş ve dikkatlice kendi sokağıma döndüğümde, babamın polis kamyonetini evin önünde görebilirdim. Bu gün de yine balığa gitmemişti. Hala düğün hakkında surat yapıyordu.

Bu yüzden içerideyken telefonu kullanamayacaktım. Ama aramak zorundaydım…

Chevy heykelinin arkasına, kaldırımın kenarına park ettim ve Edward’ın bana acil durumlar için verdiği cep telefonunu eldiven bölmesinden çekip dışarı çıkardım. Numarayı çevirdim, telefon çalarken parmağımı “kapama” düğmesinde tutuyordum. Gerekirse diye.

“Merhaba?” diye Seth Clearwater cevapladı ve ben rahatlayarak içimi çektim. Onun büyük kardeşi, Leah ile konuşmak için çok ödlektim. Leah’e gelince “başımın etini yemek” cümlesi bütünüyle konuşmayı tasvir ediyordu.

“Hey, Seth, ben Bella.”

“Oh, Selam, Bella! Nasılsın?”

Tıkandım. Güven vermekten aciz bir şekilde “İyiyim.” diyebildim

“Son gelişmeler için mi aradın?” “Medyum olmalısın.”

“Pek sayılmaz. Ben Alice değilim biliyorsunki” dedim
“Biliyorum sen sadece tahmin edilebilirsin,” diye şaka yaptı. La Push’ta Quileute sürüsünden biri gittiğinden biri, sadece Seth, Cullenların adından bahsederken rahattı, her şeyi bilen yakında görümcem olacak kişi hakkında espri yapması şöyle dursun.

“Öyleyim biliyorum.” Bir dakika için teredüt ettim. “O nasıl?”

Seth içini çekti. “Herzamanki gibi. Konuşmayacak, yine de bizi duyduğunu biliyoruz. İnsan gibi düşünmemeye çalışıyor, bilirsin işte. Sadece içgüdüleriyle hareket ediyor.”

“Şu an nerede olduğunu biliyor musunuz?”

“Kuzey Kanada’ da biryerde. Hangi eyalette olduğunu söyleyemem sana ama. Eyalet isimlerimin yazdığı tabelalara pek dikkat etmiyor.”

“Hiç işaret…”

“Eve gelmiyor, Bella. Üzgünüm.”

Yutkundum. “Önemli değil, Seth. Biliyorum daha önce sormuştum. Elimde olmadan gelmesini istiyorum işte.”

“Evet. Hepimiz aynı şekilde hissediyoruz.”

“Seth, bana katlandığın için teşekkürler. Diğerlerinin sana bu konuşmadan ötürü kızacağını biliyorum.”

“Senin çok büyük hayranların değiller,” neşelice söylediğime katıldı. “Yanlış bir haraket bence. Jacob kendi seçimlerini yaptı, sende kendi seçimlerini. Jake bu konu hakkındaki tutumlarından hoşlanmıyor. Tabi ki, senin onu kontrol etmenden de çok heyecanlanmıyor.”

Soluğum kesildi. “Seninle konuşmadığını sanıyordum?”

“Bizden her şeyi saklayamaz, zor olmasına rağmen deniyor.”

Demek ki Jacob endişelendiğimi biliyordu. Bu konu hakkında nasıl hissettiğime emin değildim. İyi, en azından gün batımına kaçıp onu tamamen unutmadığımı biliyordu. Benim böyle bir şey yapabileceğimi düşünmüş olabilirdi.

“ Sanırım seni… düğünde göreceğim,” dedim, o kelimeyi dişlerimin arasından çıkmaya zorlayarak.

“Evet, ben ve annem orada olacağız. Bizi çağırman çok hoş.”

Sesindeki heyecana gülümsedim. Gerçi Clearwater’ları çağırma fikri Edward’ındı, bunu düşündüğü için memnundum. Seth’in orada olması güzel olacak,kayıp sağdıcımla, nasıl olursa olsun ince bir bağlantı. “Sensiz aynı olmazdı.”

“Edward’a selam söyle, tamam mı?”

“Tabi ki.”

Kafamı salladım. Edward ve Seth arasında türeyen arkadaşlıkla ilgili bir şeyler hala aklımı karıştırıyordu. Buna rağmen, bu arkadaşlığın saçmalığı bazı şeylerin bu şekilde olmaması gerektiğinin kanıtıydı. Vampirler ve kurt adamlar eğer sadece herhangi bir niyetleri olduğunda iyi geçinebilirlerdi.

Herkes zaten bu fikri sevmemişti.

“Ah,” dedi Seth, sesi bir oktav daha sert çıkmıştı. “Şey, Leah eve geldi.”

“A tamam! Görüşürüz!” dedim

Telefon kapandı. Telefonu koltuğun üzerine bıraktım ve kendimi zihinsel olarak Charlie’nin içeride beni beklediği eve girmeye hazırladım.

Şu an zavallı babamın ilgilenmesi gereken çok şey vardı. Taşıyabileceğinden fazla yük, sırtına binmiş önemsiz yüklerden biri de kaçak Jacob’tu. Bir o kadar da benim hakkımda endişeleniyordu, yasalarca yetişkin hale gelmiş kızı sadece birkaç gün içinde evli olacaktı.

Hafif yağmurun içinden yavaşça yürüdüm, ona anlattığımız akşamı hatırlayarak…

Charlie’nin kamyonetinin sesi onun döndüğünü anons ederken, yüzük birden parmağımda daha da ağırlaştı. Sol elimi sadece cebime sokuşturmak istedim, yada üzerine oturmak, ama Edward soğukkanlıydı, elimi sağlamca ve sımsıkı önde ve ortada tuttu.

“Huzursuzlanmayı kes, Bella. Burada bir cinayeti itiraf etmediğini hatırlamaya çalış lütfen.”

“Senin için söylemesi kolay.”

Babamın botlarının kaldırımda gürültüyle yürümesinin uğursuz sesini dinledim. Anahtar zaten açık olan kapının deliğinde tıkırdadı. Bu ses bana korku filmlerinde kızın sürgüyü çekmeyip, kapıyı kilitlemeyi unuttuğunu hatırladığı bölümü hatırlattı.

“Sakin ol, Bella,” diye fısıldadı Edward, kalbimi hızlanmasını dinlerken.

Kapı duvara doğru hızlaca çarptı, ve ben elektrikle çarpılmış gibi yerimden sıçradım.

“Hey, Charlie,” diye seslendi Edward, tamamen rahatça.

“Hayır!” itiraz ettim nefesimi verirken.

“Ne?” diye fısıldadı Edward bana.

“Silahını asana kadar bekle!” dedim.

Edward gülümsedi ve serbest elini bronz rengi saçları üzerinde gezdirdi.

Charrlie üniformasının içinde ve hala silahlı bir şekilde köşeyi döndüğünde, bizi koltukta birlikte otururken yakalayınca yüzünü buruşturmamak için uğraştı. Son günlerde Edward’dan daha çok hoşlanmak için çok fazla çaba harcıyordu.Tabii ki bu açığa vurmanın o çabayı hemen sonlandıracağı kesindi.

“Hey, çocuklar.Nasıl gidiyor?”

“Seninle konuşmak istiyoruz,” dedi Edward, çok sakince.”İyi haberlerimiz var.”

Charlie’nin zoraki arkadaşça yüz ifadesi bir saniyede kuşkuya dönüştü.
“İyi haberler?” diye homurdandı Charlie, dosdoğru bana bakarak.

“Otur, baba.”

Tek kaşını kaldırdı, beş saniye boyunca bana gözünü dikip baktı, sonra sinirli bir şekilde koltuğa gitti ve ucuna oturdu, sırtı tüfek gibi düzdü.

“Sinirlenme baba.” Dedim uzunca bir sessizlikten sonra.”Her şey iyi.”
Edward yüzünü ekşitti ve biliyordum ki bu iyi kelimesine itiraz şekliydi. Muhtemelen o harika, mükemmel ya da harikulade’ye daha çok benzeyen bir şeyler kullanmış olurdu.

“Kesinlikle öyle, Bella, kesinlikle öyle. Eğer her şey o kadar iyiyse, o zaman neden böyle terliyorsun?”
“Terlemiyorum,” diye yalan söyledim.

Onun kızgın yüzüne bakmaktaksansa uzağa doğru bakmayı tercih ettim, Edward’a doğru yanaştım ve içgüdüsel olarak izleri yok etmek için sağ elimin tersiyle alnımı sildim.

“Sen hamilesin!” diye patladı Charlie.”Sen hamilesin, değil mi?”

Soru açıkça bana yöneltildiği halde, o şu an Edward’a yiyecekmiş gibi bakıyordu ve ben elinin silahına doğru gittiğine yemin edebilirdim.

“Hayır! Elbette değilim!” Edward’ı kaburgalarından dürtmek istedim ama biliyordum ki bu hareket sadece bana bir morartıya malolurdu. Edward’a insanların hemen bu kanıya varacaklarını söylemiştim! Aklı başında insanların onsekizinde evlenmek için başka ne nedeni olabilirdi ki? Onun cevabı benim gözlerimi devirmeme yol açtı. Aşk. Doğru.

Charlie’nin öfkeli bakışlarında açık bir gölge aydınlandı. Bu; ben doğruyu anlattığım zamanlarda yüzümde oldukça açık olarak belli olan ifadeydi, ve anladım ki o bana inandı.
”Oh, üzgünüm.” dedi
“Özrün kabul edildi.” Dedim

Uzun bir sessizlik oldu. Bir süre sonra farkettim ki herkes benim bir şey söylemem için bekliyordu.

Edward’a doğru baktım, paniğe kapılmıştım. Kelimelerin ağzımdan dökülebilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Bana gülümsedi, omuzlarını dikleştirdi ve babama döndü.

“Charlie, bu konuda düzenin dışına çıktığımın farkındayım. Geleneksel olarak öncelikle sana sormalıydım. Saygısızlık etmek istemem, ama Bella zaten evet dediği için ve ben de onun seçimini küçümsemek istemediğimden, onu senden istemek yerine, onayını istiyorum. Biz evleniyoruz, Charlie. Onu dünyadaki her şeyden, kendi hayatımdan bile, daha çok seviyorum ve mucizevî bir şekilde o da beni aynı şekilde seviyor. Bize onayını verir misin?”
Kendinden çok emin, çok sakin gözüktü. Sadece bir anlığına, sesindeki salt güveni dinleyerek, nadir anlayışlı olmam gereken zamanlardan birini yaşadım, şu anda dünyaya nasıl baktığını kısa süreliğine görebildim. Birkaç kalp atım sesinden sonra, haberin mükemmelce anladığına emin oldum.

Ve sonra Charlie’nin yüzündeki ifadeyi yakaladım, gözleri yüzüğe kilitlenmişti.

Yüzü renkten renge girerken nefesimi tuttum, ten renginden kırmızıya, kırmızıdan mora, mordan maviye. Yerimden kalkmaya niyetlendim ne yapmayı palnladığımdan emin değilim; belki tıkanmadığından emin olmak için ilk yardım yapmayı deneyebilirdim ama Edward elimi sıktı ve sadece benim duyabileceğimm şekilde mırıldandı: “Ona bir dakika ver.”

Bu sefer sessizlik daha uzun sürdü. Sora Charlie’nin rengi gittikçe, tondan tona normale döndü. Dudakları büzüldü ve kaşlarını çattı. Onun “derin düşünce” ifadesini tanıdım. Bizim ikimizi uzunca bir süre tahlil etti sonunda yanımda oturan Edward’ın rahatladığını hissettim.
“Galiba bu kadar şaşırmamalıydım” diye homurdandı Charlie “Buna benzer bir şeyle çok yakında ilgilenmek zorunda kalacağımı biliyordum.”

Nefesimi verdim.
“Sen bunun hakkında emin misin?” diye sordu Charlie bana bakarak.

“Edward hakkında yüzde yüz eminim.” Hiçbir vurguyu kaçırmadan ona söyledim.

“Evlenmek olsa bile mi? Aceleniz ne?” Beni tekrar kuşkuyla gözledi.


Bu acelenin sebebi, Edward doksan yılı aşkın süredir onyedi yaş mükemmeliğinde donmuş halde kalırken, benim her geçen berbat günle ondokuza yaklaşıyor olmamdı. Benim kitabıma göre bu konu evliliği gerektirmiyordu, ama evlilik Edward’la yaptığımız hassas ve karmakarışık uzlaşmadan dolayı gerekliydi ve sonunda bu noktaya ulaştık, ölümlüden ölümsüze dönüşümüme ramak kalmıştı.
Bunlar Charlie’ye açıklayabileceğim şeyler değildi.

“Biz sonbaharda birlikte Dartmouth’a gidiyoruz Charlie,” Edward ona hatırlattı.”Bunu şey ben aslında doğru yoldan yapmak istedim. Bu benim yetiştirilme tarzım.” Omuz silkti.

Abartmıyordu; I. Dünya Savaşı boyunca eski moda ahlaki değerlerle büyümüşlerdi.

Charlie’nin ağzı büküldü. Tartışacak bir açık arıyordu. Ama ne söyleyebilirdi? Önce beraber yaşamanızı tercih ederdim mi diyecekti. O bir babaydı; elleri bağlanmıştı.

“Bunun olacağını biliyordum,” kendi kendine söylendi, memnuniyetsizce. Sonra, birden yüzü ifadesiz ve boş bir hal aldı.

Birden sesli olarak güldü. Bu beni yerimden fırlatmıştı. “Ha,Ha,Haaaaa” gülmeye devam ediyordu.

“Baba?” dedim endişeyle. Edward’a baktım ama o da Charlie’ye baktığı için yüzünü okuyamadım.

Charlie gülüşünü tekrarlayınca inanamayarak baktım, tüm vücudu birlikte sallandı.

Bir çeviri yapması için Edward’a baktıım, ama Edward gülümsemesini tutmaya çalışır gibi dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.

“Peki, güzel,” tıkanırcasına konuştu. “Evlenin.” Bir diğer kahkaha dalgası onu salladı. “Ama…”

“Ama ne?” Israr ettim.

“Ama annene sen söylemek zorundasın! Reneé’ye bir kelime söylemiyorum. O senin görevin.” Gürültülü kahkahalara boğuldu.

Elim kapı tokmağında bekledim, gülümsüyordum. Kesinlikle, o zaman, Charlie’nin kelimeleri beni dehşete düşürmüştü. Nihai tehtid: Reneé’ye anlatmak. Onun kara listesinde erken evlilik canlı yavru köpekleri kaynatmaktan daha yukardaydı.
Kim onun tepkisini önceden tahmin edebilirdi ki? Ben değil. Kesinlikle Charlie değil. Belki Âlice. Ama ona sormayı düşünmemiştim.

“Peki, Bella” Demişti Reneé, ben ona boğulurcasına ve kekeleyerek imkânsız kelimeleri söyledikten sonra: Edward’la evleniyorum.
“Bana söylemek için bu kadar uzun zaman beklediğin için biraz kırgınım. Uçak biletleri sürekli pahalılaşıyor. Oh.” Kaygılandı.
“O zamana kadar Phil’in işinin bitmiş olacağını düşünüyor musun? Eğer smokin giymezse bu düğün fotoğraflarını mahfeder“
“Orda dur bir saniye, anne.” Dedim nefesim kesilerek.
“Bu kadar uzun süre beklemek derken neyi kastediyorsun?
Ben daha yeni ni…” – nişanlı kelimesini söylemeyi başaramadım- “her şey, bilirsin, bugün kararlaştırıldı.”
“Bugün? Gerçekten mi? Bu sürpriz oldu. Ben tahmin etmiştim…”

“Neyi tahmin etmiştin? Ne zaman tahmin etmiştin?”

“Şey sen geçen Nisan’da beni ziyarete geldiğinde, işler oldukça garanti altına alınmış gibi duruyordu, ne dediğimi anlıyorsun. Sen okuması çok zor biri değilsin tatlım. Ama hiçbir şey söylemedim, çünkü bunun faydası olmazdı biliyordum. Sen Charlie’ye çok benziyorsun.” İçini çekti, bir daha içini çekti.”Önce kararını verirsin, muhakeme yapmazsın. Elbette, Charlie’ye çok benzer şekilde, sen de kararlarına bağlı kalırsın.”

Ve sonra annemden duymayı umacağım son şeyi söyledi.


“Sen benim hatalarımı yapmıyorsun Bella. Sesin aptalca bir şekilde korkmuş geliyor ve tahmin ediyorum ki bu benden korktuğun için.” Kıkırdadı.
“Ne düşüneceğimden korktuğun için. Ve biliyorum evlilik ve aptallık hakkında çok fazla şey söyledim ve onları asla geri almıyorum sen onların özel olarak bana uygun olduklarını farketmelisin. Benden tamamiyle farklı bir insansın. Sen kendi hatalarını yapıyorsun ve eminim ki hayatında kendi pişmanlıklarını yaşayacaksın. Fakat bağlılık asla senin problemin olmadı tatlım. Bu işi kırk yaşındakilerden daha iyi yapma şansına sahipsin, biliyorum.” Reneé tekrardan gülmüştü.

“Benim küçük orta yaşlı çocuğum. Neyse ki başka bir yaşlı ruh bulmuş gibi gözüküyorsun.”

“Delirmedin değil mi? Kocaman bir hata yaptığımı düşünmüyor musun?”

“Şey, tabii ki, keşke birkaç yıl daha beklemiş olsaydın. Demek istediğim, sana kaynana olacak kadar yaşlı mı gözüküyorum? Bunu cevaplama. Ama bu benim hakkımda değil. Bu senin hakkında. Sen mutlu musun?

“Bilmiyorum. Şu an sadece seyirci gibiyim hayatıma.”
Reneé kıkırdadı.”O seni mutlu ediyor mu Bella?”
“Evet, ama“
“Ama ne?”
“Ama bana sadece şafak sökene kadar birbirlerine delilercesine âşık olan diğer ergenlere benzediğimi söylemeyecek misin?”

“Sen hiçbir zaman bir ergen olmadın tatlım. Sen kendin için en iyisini bilirsin.”

Son birkaç haftadır Reneé ondan beklenmeyen bir şekilde düğün planlarına dalmıştı. Her gün saatlerini telefonda Edward’ın annesiyle, Esmeyle geçiriyordu, kaynanaların iyi geçindiğine hiç şüphe yoktu. Reneé Esme’ye tapıyordu, ama sonra, herhangi birinin cana yakın müstakbel kaynanama zaten karşı koyabileceğinden şüphe ettim.

Bu bana takılma hakkı verdi. Edward’ın ailesi ve benim ailem benim bir şey yapmama, bilmeme ya da çok düşünmeme izin vermeden birlikte düğün hazırlıklarıyla ilgileniyorlardı.

Charlie kızgındı, elbette, ama işin güzel kısmı o bana kızgın değildi. Vatan haini Reneé’ydi. Onun zor kişiyi oynayacağına güvenmişti. Şimdi, nihai tehtidi yani anneye anlatmak kısmı büsbütün boşa çıkmıştı, artık ne yapabilirdi ki? Yapabileceği hiçbir şey yoktu ve bunu biliyordu. Bu yüzden evde yüzünü asarak ve dünyada hiçkimseye güvenmemeye dair birşeyler mırıldanarak dolaşıyordu.

“Baba?” diye seslendim ön kapıyı iterek açarken. “Ben geldim.”

“Bekle, Bella, olduğun yerde kal.”

“Ne?” diye sordum, istemsiz olarak duraklarken.

“Bana bir saniye ver. Ah, beni tamamen ele geçirdin, Alice.”

Alice?

“Üzgünüm, Charlie,” Alice titrek sesiyle cevapladı. “Nasıl?”

“Sanki bunun içinde kanıyorum”

“İyisin. Sakın yüzünü bozma ve güven bana.”

“ Neler oluyor” giriş kapısından tereddütle sormuştum.

“Bana Otuz saniye ver, lütfen, Bella.” dedi Alice. “Sabrın sonunda mükafatlandırılcak.”

“Ya ya,” diye Charlie ekledi.
Her adımımı sayarak ayağımı yere vurarak yürüdüm. Otuz saniye saymaya başladım ama ben daha otuza ulaşmadan önce Alice “Tamam, Bella, içeri gel!” dedi.

Dikkatle hareket ederek, küçük köşeden oturma odamıza döndüm.

“Oh,” dedim burnumdan soluyarak. “Waaaww. Baba. Sen –“

“Aptal görünüyorum?” diye söze karıştı Charlie.

“Ben daha çok zarif’e benzer bir şey düşünüyordum.”

Charlie’nin yüzü kızardı. Alice onun dirseğini tuttu, düz gri smokini gösterebilmek için onu küçük bir dairede çevirdi.

“Şimdi, kes şunu Alice. Kendimi salak gibi hissediyorum.”

“Benim tarafımdan giydirilen kimse asla salağa benzemez.” Dedi

“Doğru söylüyor baba. Müthiş görünüyorsun. Sorun ne?”

Alice gözlerini yuvarladı.”Bu son kontrol. Her ikiniz için de.”

Bakışlarımı genelde olmadığı kadar zarif olan Charlie’den ayırdım ve kotluğun karşısına boydan boya serilmiş heybetli beyaz giysi çantasını gördüm.

“Aaaaah.”

“Mutlu yerine git, Bella. Çok uzun sürmeyecek.”

Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapadım. Gözlerim kapalı halde tökezleyerek üst kattaki odamın yolunu tuttum. Sadece iç çamaşırlarım kalana kadar soyundum ve kollarımı dümdüz uzattım.
“Tırnaklarının altından bambu kıymıkları göstereceğimi düşünüyorsun,” diye kendi kendine homurdandı Alice beni takip ederken.

Ona hiç dikkatimi vermedim. Mutlu yerimdeydim.

Mutlu yerimde, bütün düğün karmaşası yapılmış ve bitmişti. Hepsi arkamda kalmıştı. Çoktan bastırılmış ve unutulmuş.

Biz yalnızdık, Edward ve ben. Bu sisli bulutlar kaplı şehirde durum belirsiz ve değişim halindeydi hava bulutlardan arınarak birden sanki bir kutup gecesine dönüşmüştü çünkü Edward beni şaşırtmak için balayına gideceğimiz yeri sır olarak saklıyordu. Ama ben tam olarak neresi kısmıyla ilgili değildim.
Edward ve ben birlikteydik ve ben uzlaşmanın bana düşen kısmını kusursuz biçimde yerine getirmiştim. Bu büyük olandı. Ama aynı zamanda, onun insafsız hediyelerini de kabul etmiştim ve bu bariz bir şekilde ortadaydı, Dartmouth Üniverstesine gitmeyi kabul etmiştim. Şimdi sıra ondaydı.

Beni vampire dönüştürmeden önce onun büyük uzlaşmada yerine getirmesi gereken bir koşul vardı.

Edward vazgeçeceğim insani şeyler hakkında saplantılı türden bir ilgiye sahipti, kaçırmamamı ve özlememi istemediği insani tecrübeler. Onların çoğu mezuniyet gibi, bana aptalca gözüküyordu. Kaçırmaktan endişe duyacağım bir tek insani tecrübe vardı. Elbette onun tamamen unutmamı umacağı tek şeydi.

İşte buradaydı. Artık insan olmadığımda neye benzeyeceğim hakkında bilgi sahibiydim. Yenidoğan vampirleri doğrudan görmüştüm ve bu vahşi günler hakkında olabilecek hikayeleri tüm ailemden dinlemiştim. Birkaç yıl için, en büyük kişisel isteğim susama olacaktı, yeniden ben olabilmem de biraz zaman alacaktı. Ve kendimi kontrol edebildiğim zamanlarda bile asla tam olarak şu anda hissettiğim gibi hissetmeyecektim.


İnsan… Ve tutkuyla aşık.

Bu deneyimi sıcak, kırılgan ve hormonlarının kontrolündeki vücudumu güçlü, güzel ve bilinmeyen bir şeyle değiştirmeden önde tamamlamak istiyordum. Edward’la gerçek bir balayı istiyordum. Beni içine atacağı tehlikeden korkmasına rağmen denemeyi kabul etti.

Alice’in ve üzerimde sürtünen, kayan satenin hayal meyal farkındaydım. Bir süre için tüm kasabanın benim hakkımda konuşuyor olmasını umursamadım. Çok yakında başrol oyuncusu olacağım düğünüm hakkında düşünmedim. Çok yakında çıkacağım yolculuk, yanlış zamanda kıkırdıyor olmam ya da çok genç olmak konusunda endişelenmedim. Gözlerini dikmiş bana bakan seyircileri ve hatta en yakın arkadaşımın oturması gereken boş koltuk hakkında da düşünmemeye çalıştım.

Edward’la birlikte mutlu yerimdeydim.
1. Bölüm Sonu
2. Bölüm Uzun Gece (Long Night)

“ Seni şimdiden özledim”

“ Gitmek zorunda değilim. Kalabilirim”

“Hımmm”

Kalbimin atış hızını kontrol edebilmek, düzensiz nefes alıp vermemi düzeltebilmem ve dudaklarımızın birbirine tam uyumlu şekilde birbirine yapışmasının hazzını hissedebilmem için uzun bir saniye geçmişti.

Bazen bir vampiri öptüğümü unutmak benim için çok kolay oluyordu. Çünkü benim öptüğüm adam normal biri değildi bir insan değildi, meleklerden bile daha güzel bir varlık kollarımın arasındaydı, dudakları dudaklarıma tekrar tekrar dokunduğunda sadece Edward’ı öpmenin keyfine varıyordum. Onun için benim kanımın tadının cezbediciliğinin onda çok uzun süre önce alışkanlık yarattığını iddaa ediyordu, onun için beni kaybetme fikri kesinlikle hiçbir şey için feda edilemezdi.
Ama kanımın kokusunun hala ona acı verdiğini biliyordum, hala boğazını her nefes aldığında alev alev yaktığını da.

Gözlerimi açtığımda onunda gözlerinin açık olduğunu gördüm, benim yüzüme bakıyordu. Bu şekilde bana bakması bende hiçbir algı uyandırmadı. Saldırganca ısırarak akıtabileceği kanım yerine benim onun için bir ödül olduğum gibi.

Gözlerimiz bir saniye için birbirine kilitlenmişti, onun ruhunu bile görebildiğim altın renkli gözleri çok derinlere dalmıştı. Bu gerçek çok aptalca gelmişti, onun ruhunun varlığı soru sorulamaz bir şekilde gerçekti, bir vampir olmasına rağmen. Onun ruhu, bu dünyadaki en güzel ruhtu, aşırı zeki beyninden bile ve hatta kusursuz vücudundan göz alınamaz yüzünden bile…

Benimde ruhumu görüp görmediğini anlamak için o da bana bakıyordu, gördüğüne bayılmış gibi bir hali vardı.

Aklımın içini göremiyordu, herkesin düşüncelerini duyabiliyordu, benimkiler hariç. Acaba bu fevkalede özelliklere ve bazı ölümsüzlerin yaptıkları korkunç şeylere karşı bağışık geliştirmemi sağlayan benim beynimde çok farklı bir sorun mu vardı, kim bilebilirdi ki? (Sadece beynim dokunulmazdı, bedenim hala diğer vampirlerin yeteneklerini üzerimde gösterebilmeleri için olduğu yerde duruyordu) Ama nasıl bir sebep yüzünden olursa olsun, bu özelliğe sahip olduğum için minnettardım, sırlarımı saklayabiliyordum ben. Seçenekleri hesaba katmak çok sıkıcıydı.

Yüzünü tekrar kendi yüzüme doğru çektim.

Bir dakika sonra “ Kesinlikle kalıyorum.” diye mırıldadı.

“ Ya hayır. Bu bekarlığa veda partisi. Tabi ki de gitmek zorundasın aşkım.”

Gitmesini söylediğim kelimeler ağzımdan dökülüyordu ama ellerim hala bronz saçlarının üzerinde gezdirmekten de kendimi alamıyordum. Soğuk ellerini yüzümde gezdiriyordu.

“ Bekârlığa veda partileri bekar günlerinin artık geçtiğinden ötürü üzülenler için tasarlanmış bir eğlencedir. Ben arkamda bıraktıklarımdan ötürü üzgün sayılmam ki. Bu yüzden de bu partiyi illa ki yapmama da gerek yok.”

Bu kış gibi soğuk tene dokunarak “ Haklısın doğru.” diye nefes alarak konuştum.

Burası benim mutlu yerimdi. Charlie odasında uyuyordu, bu bizim neredeyse yalnız olduğumuz anlamına geliyordu. Küçücük yatağında içinde birbirimize dolanmıştık, ne kadar sarılabiliyorsak o kadar birbirimize sarılmıştık, kozacın içerisindeymiş gibi duruyordum. Battaniyenin gerekli olmasından nefret ediyordum, ama eğer çenem soğuktan ötürü titrerse de romantizmimiz mahvolacaktı.
Sobayı da Ağustos ayında açarsam, Charlie kesinlikle bunu dikkate alırdı.

Sonunda, Edward’ın tişörtü yerde duruyordu. Onun vücudunun nasıl mükemmel olduğunu tekrar anladığımda şoka girmem de uzun sürmedi, beyaz, soğuk ve mermer gibi cilalı.
Başımı, taş gibi çenesinin üzerine koydum, karnına doğru üstüne yattım, sadece merak ediyordum.
Hafif bir şekilde de olsa tüyleri diken diken olmuştu ve dudakları benimkileri yeniden buldu. Camdan yapılmışçasına düzgün dudaklarına dikkatlice dudaklarımı bastırdım. Nefesinin tadını yüzümün üzerinden alabiliyordum soğuk ama lezzetli.

Beni geri itmeye başladı, bu onun aramızdaki bazı şeylerin hızlı gittiğini düşündüğünde verdiği otomatik tepkiydi, aslında refleksleri bile her şeyden çok devam etmeyi istiyordu. Edward tüm hayatını bu tür fiziksel zevklerden kendini mahrum bırakarak geçirmişti. Şimdi bu alışkanlıklarını değiştirmenin onu nasıl korkuttuğunu biliyordum.

“ Bekle,” dedim, omuzlarına daha sıkıca bastırarak ve kendime ona doğru doğru çekerek.Onun beline ayağımla bir tekme atarak. “ Pratik yapmak her şeyin daha mükemmel olmasını sağlar.”

Kısık sesli güldü. “ İyi, Bunun mükemmel olması için yeterince pratik yaptık ama, değil mi? “ Bütün bir ay boyunca biz seninle bu pratik çalışmalarını yaparken yoksa sen uyuyor muydun?”

“ Ama bu giyinik provaydı,” diye ona hatırlattım “ ve biz sadece malum bu öpüşme sahnelerinde pratik yapabildik. Güvenli olmadığını denemek için zamanımız olmayabilir.”

Güleceğini düşünmüştüm ama cevap vermedi, vücudu bu kadar stresten hareketsiz hale gelmişti. Altın gözleri katı ve sert hale geldiği görünüyordu.

Söylediklerimi düşündüm ve bunları duyması gerektiğini karar verdim.

“ Bella” diye fısıldadı.

“ Tekrar aynı şeye başlama.” dedim “ Anlaşma anlaşmadır.”

“ Bilmiyorum, ama seninle bu pozisyonda dururken konsantre olmam çok zor. Doğru dürüst düşünemiyorum bile. Kendimi kontrol edemeyebilirim. Yaralanabilirsin.”

"Bella …"

"Şişşşşt!" İçerisinde kaybolduğu bu panik atak durumdan çıkması için dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Bunu daha önce de duymuştum. Anlaşma ile istediğini elde edememişti. Artık ilk önce onunla evlenmem gerektiği konusunda ısrar etmesine de gerek kalmamıştı. Aynı dakikalarda beni geri öpmeye başladı, ama ona bununla başa çıkmak zorunda olduğunu söylemedim. Her zaman benim için endişelenecekti.

Benim için endişelenmesine gerek kalmadığı zamanlarda acaba ne yapacaktı? Bu kadar boş zamanı kaldığında acaba ne olacaktı. Mutlaka kendisine yeni bir hobi bulması gerekiyordu.

“ Ayakların nasıl?” diye sordu.

Harfi harfine aslında ne demek istediğini anlamıştım, “Kızartılmış ekmek kadar sıcak.”

“ Gerçekten mi ? Eminsin değil mi? Fikrini değiştirmen için çok geç değil.”

“ Beni terk etmeye mi çalışıyorsun?”

Gülümsedi. “ Sadece emin olmaya çalışıyorum aşkım. Emin olmadığın hiçbir şeyi yapmanı istemiyorum. ”

“ Bundan eminim. Kalanı ile de başa çıkabilirim sanıyorum.”

Tereddüt etmişti, o anda bende acaba vurmak için ayağımı ağzıma değdirebilir miyim diye merak ediyordum.

“ Yapabilir misin? ” Hızlıca sormuştu. “ Düğünden bahsetmiyorum huzursuzluklarına rağmen hayatta kalacağın konusunda çok pozitifim ama ondan sonra, Renee, Charlie ne olacak? ”

“ Onları tabi ki de özleyeceğim.” Dedim. Daha da kötüsü onlar da beni özleyeceklerdi, ama ben Edward’a bunu söyleyip de ona gaz vermek istemedim.

"Angela, Ben, Jessica ve Mike?"

“ Arkadaşlarımı da özleyeceğim.” Tehlikeli bir şekilde güldüm. “ Özellikle Mike’ı. Ahh Mike…” “ Senden nasıl vaz geçeceğim…”

Edward homurdandı.

Güldüm ama sonra ciddi bir şekilde devam ettim. “ Edward biz bütün bunları zaten kaç kere düşündük. Zor olacağını biliyorum, ama bu benim istediğim tek şey. Seni istiyorum, seni sonsuza kadar isteyeceğim. Bir yaşam zamanı benim için yeterli değil. ”

“ Sonsuza kadar 18 inde kalacaksın” diye mırıldandı.

“ Her kadının hayali, gerçek olmuş olacak.” diye cevap verdim.

“ Asla değişmeyeceksin, asla şimdiki gibi olamayacaksın.”

“ Ne demek istiyorsun?” dedim.

Yavaşça cevap verdi “ Charlie’ ye evleneceğimizi söylediğimizde, onun ne düşündüğünü hatırlıyor musun? Senin hamile olduğunu düşünmüştü. ”

“ Aynı zamanda da seni vurmayı düşünmüştü.” Güldüm, ‘’ Kabul et işte bir saniyeliğine de olsa dürüstçe o buna karar vermişti.”

Cevap vermedi.

“ Ne?”

“ Ben sadece… işte. Ben… yani ben bunun gerçek olmasını o kadar çok istedim ki”

“ Neee?” nefesim hızlanmıştı.

“ Bunun olmasının mutlaka bir yolu olmalıydı. Bizim öyle bir potansiyelimiz olabilirdi. Bunu senden alıyorum ve bundan ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin.”

Sadece bir dakika sonra “ Ne yaptığımı biliyorum ben.” dedim

“ Bunu nasıl bilebilirsin ki Bella? Anneme, kız kardeşime bak. Böyle bir fedakârlığa katlanmak senin hayal ettiğin kadar kolay değil…”
“ Esme de Rosalie de iyiler. Eğer bu ileride bizim için problem olursa, bizde Esme’nin yaptığını yaparız. Evlat ediniriz. ”

Anladı ama sesi vahşi bir şekilde çıkıyordu. “ Bu haksızlık. Ben senin benim için fedakârlık yapmanı istemiyorum ki. Ben sana bir şeyler vermek istiyorum, bazı şeyleri senden uzaklaştırmak değil. Geleceğini çalmak itemiyorum. Eğer insan olabilseydim…”

Ellerimi dudaklarına götürdüm ve “ Sen benim geleceğimsin aşkım. Şimdi lütfen dur. Artık üzülme şimdi erkek kardeşlerini gelip seni almaları için çağıracağım. Belki de bekârlığa veda partisine ihtiyacın vardır.”

“ Üzgünüm, Seni de üzdüm, değil mi? Bana sinirli olmalısın.”

" Ayaklarımız üşüdü mü?" “ “ Benden vaz geçtin mi?”

“ O etkiyi yaratamaz. Seni bir yüzyıldır bekliyorum, Bayan Swan. Düğün seramonisi sadece beklediğim şeylerden biri.”

“ Ya evet, kutsal beraberlikle kutsanmış aşk.”

“ Yanlış olan ne?”

“Artık erkek kardeşlerimi çağırmana gerek kalmadı.” dişlerini gıcırdatarak söylemişti bunu. ‘’Aslında Emmett ve Jasper bu gece beni dışarı çıkarmak için zaten geliyorlar. ‘’

Ona daha da sıkıca sarıldım ve bir saniye sonra ellerimi çözdüm. Emmett’le şimdi bu yüzden kavga etmek istemiyorum. “ İyi eğlenceler.”

Pencerenin kenarında bir ses duyuldu. Biri çeliğe benzer tırnaklarıyla penceremizi kulaklarımızı sağır edecek gibi bir sesle, korkunç bir gürültü ile aşağı kattan çiziyordu. Tüylerim ürpermişti.

“ Eğer Edward’ı dışarı göndermezsen,” Emmett hala gecede görünmüyordu ama “ Biz onu almaya geleceğiz.” diye manidar bir şekilde söyledi.

“ Git.” güldüm. “ Bunlar evimi başıma yıkmadan önce. “

Edward gözlerini kıstı, çabuk bir hareketle ayakkabılarını giydi ve tişörtünü üstüne geçirdi. Aşağı doğru eğildi ve beni alnımdan öptü.

“ Hadi uyu artık. Büyük gün yarın.”

“ Teşekkürler ! Bana aşağı inerken yardım edeceğinden eminim.”

“ Seni mihrapta bekliyor olacağım.”

“ Beyazlar içerinde olan da ben.Düşmemi istemezsin değil mi?’’

Gülümsedi ve ‘’Çok inandırıcı.’’ dedi. Ve sonra rüzgâr gibi aşağıya indi. Ortadan yok olmuştu.

Alt katta bir boğulma sesi ve Emmett’in sövdüğünü duydum.

“Onu çok fazla geç bırakmayın.” diye mırıldandım, onların duyabileceğini bilerek.

Ve Jasper in yüzü penceremde belirdi, bal rengi saçları ay ışığında gümüş gibi parlıyordu.

“Merak etme, Bella. Onu eve tamamen zamanında getireceğiz.”

Aslında çok sakindim, şu anda bütün huzursuzluklarım önemli değilmiş gibi görünüyordu. Jasper da Alice kadar yetenekliydi esrarengiz şekilde doğru çıkan tahminleri ile. Jasper in medyumluğu gelecek ile ilgili değildi, o ruh hali ile ilgili idi, onun senin nasıl hissetmeni istediğinden başka bir şey hissetmek mümkün değildi.

Biçimsiz bir şekilde kaldım, karmakarışık örtümü bile kaldırmadan “ Jasper? Vampirler bekarlığa veda partilerinde ne yaparlar. Onu striptiz klübüne götürmüyorsunuz değil mi?’’

“Ona hiçbir şey söyleme!” diye aşağıdan bağırdı Emmett. Aşağıdan bir düşme sesi daha duyuldu ve Edward sessizce güldü.

“Rahat ol Bella,” dedi Jasper ve bende otomatikman rahatladım. “ Biz Cullenlerin kendimize ait versiyonumuz var. Birkaç dağ aslında, birkaç düzüne boz ayı. Normal bir geceden kesinlikle daha iyi olur.”

Bu vejeteryan vampir diyetinin anlamını ne zaman anlayacağımı merak ettim.

“Teşekkürler Jasper”

Göz kırptı ve aşağıya doğru atladı.

Artık tamamen etraf sessiz olmuştu. Charlie’nin gürültülü horlaması duvarlarda yankılanıyordu.

Bacaklarımı topladım, uykum gelmişti. Ağırlaşmış göz kapaklarımın altından ay ışığının solgun beyaz ışığının çarptığı küçük odamın duvarlarına bakmaya başladım.

Odamda son gecemdi. Isabella Swan olarak son gecemdi. Yarın gece, Bella Cullen olacaktım. Tanrı’ya şükür ki düğün seromonisinin bana düşen tarafları bile tamamlanmıştı, bundan hoşlandığımı kabul ettim.

Uykunun beni esir alışından önce birkaç saniye aklımı yokladım. Fakat birkaç dakika sonra, kendimi korku dolu ve uyanık hissetmiştim. Yatak Edward olmadan çok boş gelmişti. Jasper uzaktaydı ve bütün o rahatlık veren duygularda onunla beraber gitmişti.

Yarın çok uzun bir gün olacaktı.

Bütün korkularımın aptalca olduğunun farkındaydım. Sadece kendime dikkat etmeliydim. Dikkat hayatın vazgeçilemez bir parçasıydı. Her zaman aynı manzaralarla karşılaşmayacaktım ki. Aslında, hala geçerli olan bazı spesifik endişelerimde vardı.

İlki gelinlik provası. Alice kendi artistik hisleriyle bu provanın yapılmasını mutlaka sağlayacaktı. Cullenların merdivenin inme provası kulağa imkânsız gibi geliyordu. Aslında bunu kesin çalışmalıydım.

Sonra misafir listesi.

Tanya’nın ailesi, Denali klanı, seramoniden önce mutlaka geleceklerdi.

Quileuteler Jacob’un babası ve Clearwaterlar ve Tanya’nın ailesinin aynı odada olduklarını düşündüm.Acaba bu onları kırar mıydı? Denali ailesi kurtadamların hayranlarından değillerdi. Aslında Tanya’nın kız kardeşi İrina, zaten düğüne gelmiyordu. O hala arkadaşı Laurent’in öldürülmesinden dolayı kurtadamlara kin besliyordu ( Neredeyse beni öldürecek olan Laurent). Edward’ın ailesi bu aileyle şimdi düğün sebebi ile konuklardan ötürü zor zamanlar geçireceklerdi. Quileute kurtları ile yeni doğan vampirler bana saldırdığında sevimsiz bir antlaşma yapılmıştı.

Edward Denalilerle Quileutelerin bir arada olmasından ötürü herhangi bir tehlike oluşmayacağına dair bana söz vermişti. Tanya ve onun ailesi, -Irina dışında- benim kendimi çok suçlu hissetmeme sebep oldu. Kurtadamlarla yapılan ateşkesi bozmak bazıların karşılığını ödemeye hazır olduğu bir sonuç olacaktı.

En büyük problem buydu, bir küçük problem daha vardı; benim kırılgan gururum.

Tanya’yı daha önce hiç görmemiştim, ama onunla tanışmanın egomda oluşturacağı berbat düşüşü tahmin ediyordum. Zamanında bir yerde, ben henüz doğmamışken, o Edward’ı elde etmek için uğraşmıştı, yani o yada başka birinin onu elde edebileceğine inandığımdan değil. Hala çok güzel ve göz alıcı olduğuna da emindim.

Edward’ı düşündüm. İnanılmazı seçseydi herhalde karşılaştırma daha yapılamazdı.

Edward’la ilgili kendi kendime biraz şikayetlendim, benim zayıf olduğumu biliyordu, neden kendimi bu kadar kötü hissetmemi sağladı ki?

“ Biz nerede ise bir aile kadar yakınız, Bella.” diye bana hatırlatmıştı. “ Onlar hala yetim sayılırlar, biliyorsun bunca zaman boyunca…”

Kaşlarımı çatsam da kabul etmiştim.

Tanya’nında artık Cullen gibi büyük bir ailesi vardı. 5 kişiydiler. Tanya, Kate, ve Irina,Carmen ve Eleazar. Carmen ve Aleaze Alice ve Jasper gibi sonradan aileye katılmışlardı. Bütün hepsi diğer vampirlerin aksine merhametlilerdi.

Bütün grup hakkında düşündüm. Tanya ve kız kardeşleri hala yalnızdılar. Hala matemdeydiler. Çünkü çok uzun zaman önce, onlarında bir anneleri vardı.

Yüzlerce yıl geçmesine rağmen acının hala gitmediğini tahmin edebiliyordum, Cullen ailesini başları olmadan düşünmeye çalıştım, onların merkezleri, klavuzları ama en önemlisi babaları Carlisle. Bunu düşünemedim hatta göremedim bile.

Cullenların evinde bir gece geç saate kadar kaldığımda Carlisle bana benimde seçmiş olduğum gelecek hakkında bilgi sahibi olabilmem için Tanya’nın ailesinin hikâyesini anlatmıştı. Tanya’nın annesinin hikâyesi ölümsüz dünyasını girdiğimde benimde dikkat etmem gereken kırılmaması gereken tek kuralın içeriği ile ilgili idi. Sadece tek kural : Sırrı koru.

Sırrı korumanın bir çok anlamı vardı Cullenlar gibi yaşa, insanlar şüphelenmeye başlamadan taşın. Yada insanlarla bir arada yaşama. James ve Victoria’nın yaşadığı gibi Jasper in arkadaşları Peter ve Charlotte’nin hala yaşamakta olduğu gibi. Aynı zamanda yeni yarattığın vampiri kontrol et Jasper’ın Maria ile yaşarken yaptığı gibi. Yada Victoria’nın yapamadığı gibi.

Ve asla yeni doğan bir bebeği dönüştürme, çünkü yapabilecekleri şeyler kontrol edilemez.

“Tanya’nın annesinin adını bilmiyorum.” dedi Carlisle, sade altın gözleri sarı saçları ile gölgelendirirdi, Tanya’nın acısını hatırladığı için üzgündü. “ Asla bu konuda konuşmak istemediler, asla isteyerek yaptığını düşünmediler.”

“Tanya, Irina ve Kate’i yaratan kadın, onları çok sevmişti. Vebanın dünya da salgın olduğu benim henüz doğmadığım zamanlarda yaşamış bir kadın. Ölümsüz çocuklardan bulaşan bir veba.

“Bu eski zamanlardan kalma insanlar ne düşünüyorlardı, anlayamıyordum. Yarattıkları vampirler nerede ise zaten bebek gibiydiler.
Anlatmaya çalıştığını anladıkça nefesimi içime çekmiştim

“ Onlar çok fazla güzellerdi.” dedi Carlisle, tepkimi gördüğünde.

“ Çok büyüleyici, fazla sevimli, gözünde bile canlandıramazsın. Yanlarında olduğunda onları mutlaka severdin. Bu sanki otomatik olarak gelişiyor.

“ Ama maalesef ki onara hiçbir şey öğretilemez. Onlar doğdukları andaki gelişmeleri ile donduklarından. 2 yaşında gamzeli peltekçe konuşan biri acıktığında kocaman bir köyün yarısını yok edebilirdi ve acıktıklarında onları herhangi bir şey durduramaz. İnsanlar onları görmeye başladı, korku yayılmaya başladı.

“ Tanya’nın annesini de böyle bir çocuk yarattı. Diğer olayları düşününce, onun neden böyle bir şey yaptığını anlamadım” Derin ve büyük bir nefes aldı. “ Tabi ki de Volturi yok etmek için geldi.”
Bu ismi duyduğumda her zaman yaşadığım gibi yine bir titreme geldi. Eğer herhangi bir ceza yoksa kuralların olmasının da bir anlamı kalmazdı. Eski zamanlardan kalma Aro, Caius ve Marcus Volturi kurallarının uygulayıcısıydılar. Onlarla bir kere tanışmıştım, Ar onun bir dokunuşla çok güçlü bir akıl okuma yeteneği olduğunu biliyordum.

“ Volturi ölümsüz çocuklar hakkında çalıştı, Volterra da ve bütün dünya çevresinde. Caius bu kadar genç olanların bizim sırrımızı koruma kapasitesi olmadığına karar verdi. Bu yüzden yok edilmeleri gerekiyordu.

“ Onların çok sevimli olduklarını sana söylemiştim, tamam bu çocuklara sahip olan aileler kanlarının son damlalarına ve tek kişi kalana kadar bu çocukları korumak için savaştılar. Katliam güney savaşlarında iyice yayıldı, çok fazla yıkıcı olmuştu. Uzun süredir bir arada olan aileler, eski gelenekler, arkadaşlar. Birçoğu katledildi. Sonunda ölümsüz çocuklar tamamen yok edilmişti. Sonrada ölümsüz çocuk yaratmak kesinlikle kırılamaz bir kural haline geldi.

“ Volturi ile beraber yaşadığımda, iki adet ölümsüz çocukla tanıştım, bu yüzden onların nasıl göründüklerini biliyorum. Aro çok uzun yıllar bu küçükler üzerinde çalıştı. Onun meraklı yapısını biliyorsun. Fakat sonunda, karar aynı fikirde olduğu yönündeydi, ölümsüz çocukların var olmalarına izin verilemezdi”

“ Bu gerek götürmez bir gerçek ki Tanya’nın annesi de bunu yaptı” Carlisle dedi.
Tanya, Kate ve İrina Volturi onlara gelmeye gelene kadar bu durumdan haberdar değillerdi, anneleri ve onun yasal olmayan yaratığı artık Volturi nin tutsağıydı. Bu bilmemezlik Tanya ve kız kardeşlerinin hayatını kurtardı. Aro onlara dokundu ve tamamen masum olduklarını gördü ve bu yüzden annelerinin suçundan ötürü ceza almadılar.

“ Bu oğlan çocuğunu annelerinin kollarında yandığını görene kadar daha önce hiç görmemişlerdi, ya da varlığı ile ilgili hayal bile kurmamışlardı. Annelerinin gelen tehlikelerden onları korumak için onlara bu durumu anlatmadığını sadece tahmin edebiliyordum. Ama neden bu çocuğu yaratmıştı? Bu çocuk kimdi, bu kadar karşı konulamaz kuralları ona çiğneten sebep neydi? Tanya ve diğerleri asla bu konu hakkında bir cevap alamadılar. Ama annelerinin suçlu olduğundan da şüphe duydular, ama bence onlar asla tamamen annelerini affedemediler.

“ Aronun mükemmel güvencesi ile birlikte Tanya Kate ve Irına’nın masum oldukları anlaşılmıştı. Caius onları da öldürmek ve yakmak istedi. Suçlu ile ilişkilerinden ötürü. Onlar Ar onun iyi gününde olduğunu hissetmesi sayesinde bu durumdan onun sayesine kurtulmuşlardı. Tanya ve kız kardeşleri affedilmişlerdi, ama sağlıklı kalplerle ve adalete karşı saygıyla geri dönmüşlerdi.

Bu anlattıklarının kafamda ne zaman bir hayale dönüştüğünden emin değildim. Bir dakika içerisinde Carlisle yi yüzüne bakarak dinlerken gerilere doğru bakmaya başlamıştım, havada yanık kokusu alıyordum. Yalnız değildim.

Kocaman alanda gri pelerinli gardiyanları görüyordum bu beni dehşete düşürmüştü ve bunlar kesinlikle Volturi askerleriydi. Bende beni en son görüdükleri gibi hala insandım. Ama biliyordum ki rüyalarda bir şeyler yapılabilirdi, ben onlar için görünmezdim.

Etrafımdaki dumanlar çıkan odun yığınları vardı. Havadaki tatlı kokuyu tanımıştım ve daha fazla yaklaşarak birini yakmak için hazırlanan odunları kontrol ettim. İşlerini yapan vampirlerin yüzlerini görmeye hiç niyetim yoktu. Yarı korkmuş bir biçimde yanan odun yığınlarından birisini tanıyabilmiştim.

Volturi askerleri biri ya da birisinin etrafında bir çember halinde durmuşlardı ve ben onların sinirli bir şekilde çıkan konuşma seslerini duydum. Bu siyah cüppelilere daha da yaklaştım bu kadar yoğun bir şekilde kontrol ettikleri şey yada kişi kim diye görmeye çalıştım. Sonunda onların üzerinde tartışlıkları şeyi görmüştüm, onların biraz yukarısındaki tepecik gibi duran şey.

Carlisle’nin de anlattığı gibi o çok tapınılacak kadar güzeldi. Oğlan beklide henüz yürüyemiyordu bile, belki ancak iki yaşındaydı. Hafif kahverengi bukleler, onun yuvarlak yanakları ve dolgun dudakları melek gibi yüzünü çerçevelemişti. Ve o titriyordu, her saniye ona doğru yaklaşan ölümünü izlemekten çok korkmuştu.

Bu çok sevimli, dehşete düşmüş bebeği kurtarmak için çok güçlü bir his hissettim, Volturi’nin yıkıcı ve kana susamış ordusunun benim için artık hiçbir önemi kalmadığın fark ettim. Benim orada olduğumu anlamalarını bile umursamamıştım. Sadece çocuğu serbest bırakmak isteği ile oğlana doğru hızla koştum.

Sersemlemiş bir halde durdum üzerinde oturduğu tepeciği daha net görmeye başlamıştım. Bu kaya ya da kum değildi, bu insanların cansız bedenlerinden oluşmuş bir tepecikti. Yüzlerini görmemem için artık çok geçti, bu insanları tanıyordum, Angella, Ben, Jessica, Mike… Ve bu tapılacak kadar güzel bebeğin altında duran bebenler annemin ve babamın bedenleriydi.

Ve çocuk parlak kan kırmızısı gözlerini açtı.
arkadaşlar dizifilmden anita-blake ve Melpamenen'dan alıntıdır.Haklarını yemeyelim Turned

desperate_qirl

3. Büyük Gün

Gözlerim birden açıldı.

Rüyamın etkisinden kurtulmaya çalışırken birkaç dakika boyunca yatağımda titredim ve zorukla nefes alabildim. Kalp atışlarımın yavaşlamasını beklerken, gökyüzü gri renkten soluk pembeye dönüştü.
Dağınık ve tanıdık odamın gerçekliğine tamamen döndüğümde, kendimden biraz rahatsız oldum. Tam da düğünden önceki gece gördüğüm rüyaya bak!

Kabustan kurtulabilmeye istekli olarak, giyindim ve acıkmadığım halde mutfağa yöneldim. Önce zaten düzenli olan odaları topladım ve Charlie kalktığında ona krep yaptım. Kahvaltı yapmakla ilgilenmeyecek kadar heyecanlıydım, bu yüzden o yerken oturduğum yerde zıplayıp durdum.
“Bay Weber’i saat üçte alacaksın.” diye hatırlattım.

“Bugün papazı getirmekten başka pek bir işim yok Bells. Tek görevimi unutacak değilim.” Charlie bütün gününü düğüne ayırmıştı ve kesinlikle boşluktaydı. Gözleri gizlice merdivenlerin altındaki, oltasını tuttuğu dolabın önünden geçti.

“Senin tek işin bu değil. Aynı zamanda güzel giyinmen ve yakışıklı olman gerekli.”
Gevreğinin bulunduğu tasa bakarken kaşlarını çattı ve “maymun elbisesi” kelimelerini homurdandı.(Not: Onu ve Bella’yı Alice giydiriyor.)

Kapı canlı bir şekilde çalındı.

Yüzümü buruşturarak “Durumunun kötü olduğunu düşünüyorsun,” dedim ve kapıya doğru yürüdüm. “Alice bütün gün benim üzerimde çalışıyor olacak.”

Charlie kafasını düşünceli düşünceli salladı. Geçerken, kafasının tepesini öpmek için eğildim –kızardı ve öksürdü- en iyi kız arkadaşım ve müstakbel kardeşimi karşılamak üzere kapıya doğru yürümeye devam ettim.

Alice’in kısa, siyah saçı her zamanki gibi dikilmiş halde değildi. Periye benzeyen –ve şu anda tamamen ciddi bir ifadeye sahip olan- yüzünün çevresinde pürüzsüz bukleler vardı. Beni evden dışarı sürükleyerek, omzunun üzerinden “Hey Charlie.” diye seslendi.

Porsche’sine binerken beni inceledi.

“Kahresin, gözlerine bak! Ne yaptın sen? Bütün gece ayakta mı kaldın?”

“Hemen hemen.”

Ters ters baktı. “Seni bugün mükemmel yapmak için çok fazla zaman ayırdım Bella – ham maddeme daha iyi bakabilirdin.”

“Kimse benden mükemmel olmamı beklemiyor. Bence en büyük problem, tören sırasında uyuyakalıp “Evet.” diyememem ve bunun üzerine Edward’ın kaçması ihtimali.”

Güldü. “Vakit yaklaştığında sana buketimi fırlatırım.”

“Teşekkürler.”

“En azından yarın uçakta uyuyacak vaktin olacak.”

Kaşımı kaldırdım. Yarın, diye düşündüm. Yarın bu saatlerde hala uçakta olacaktık. Edward nereye gideceğimize dair hiçbir ipucu vermemişti. Bu gizem beni strese sokmamıştı; ama yarın nerede uyuyor olacağımı bilmemek garipti. Ya da umarım, uyumuyor olacağım…

Alice bir ipucu vermiş olduğunu anlayıp somurttu.

“Eşyaların toplandı ve hazırsın.” dedi dikkatimi dağıtmak için.

İşe yaradı. “Alice, keşke kendi eşyalarımı toplamama izin verseydin.”

“Çok fazla şeyi ele vermiş olurdum.”

“Ve alışveriş yapma şansın olmazdı.”

“10 saat içinde resmen kardeşim olacaksın… Yeni kıyafetlere olan nefretini aşmanın zamanı geldi.”
Eve yaklaşana kadar arabanın ön camından dışarı sert sert baktım.

“O geldi mi?” diye sordum.

“Merak etme, müzik başlamadan burada olur; ama geldiği zaman bile onu göremeyeceksin. Bu işi geleneksel yolla yapıyoruz.”

Homurdandım. “Geleneksel!”

“Çoktan gözetlemiş olduğunu biliyorsun.”

“Ah, hayır – seni gelinlikle gören tek kişi olmamın sebebi buydu. Bunu o yakınlardayken düşünmemeye çok dikkat ediyorum.”

“İyi,” dedim garajın yoluna girerken, “Mezuniyet dekorlarını tekrar kullanmak zorunda kalmışsın?” Yolun üç mili binlerce titrek ışıkla sarılıydı. Bu sefer beyaz, saten fiyonklar da eklemişti.

“Şimdi ziyan etmezsek ileride de kullanabiliriz. Tadını çıkar; çünkü vakti gelene kadar iç dekorlarını göremeyeceksin.” Arabayı garaja park etti; Emmett’in büyük cipi hala yoktu.

“Ne zamandan beri gelinin dekorasyonu görmesine izin verilmiyor?” diye protesto ettim.

“Beni görevlendirdiğinden beri. Merdivenlerden inerken seni tamamen etkilemek istiyorum.”

Beni mutfağın içine sokarken ellerini çırptı. Girer girmez kokunun etkisi altına girdim.

“Bu da ne?” diye sordum, beni evin içine doğru götürürken.

“Çok mu fazla olmuş?” Sesi birden bire endişeli çıkmaya başladı. “Buraya giren ilk insansın; umarım doğru yapmışımdır.”

“Muhteşem kokuyor!” diyerek güvence verdim –neredeyse alkollü gibi; ama bunaltıcı değil. Değişik güzel kokuların dengesi zekice ve kusursuzdu. Turuncu ağaç çiçekleri… leylak… ve başka bir şey – doğru mu?”

“Çok iyi Bella. Sadece frezya ve gülleri unuttun.

Büyük banyosuna girmeden gözlerimi çözmedi. Güzellik salonu malzemeleriyle dolu uzun tezgaha baktım ve uykusuz gecemin etkilerini hissetmeye başladım.

“Bu gerçekten gerekli mi? Onun yanında her halükarda sıradan duracağım zaten.”

Beni alçak, pembe sandalyeye itti. “Ben seninle ilgilendikten sonra kimse sana sıradan demeye cesaret edemez.”

“Sadece senin kanlarını emeceğinden korktukları için.” diye homurdandım. Arkama yaslandım ve biraz uyuyabilme ümidiyle gözlerimi kapattım. Alice her yanımı maskeler ve boyarken kendimi bıraktım.
Rosalie, sabahlıkla ve saçında bir taçla banyodan içeriye süzüldüğünde vakit öğleyi geçmişti. Öyle güzeldi ki, içimden ağlamak geldi. Rosalie yakınlardayken süslenmenin manası neydi?
“Geri geldiler.” dedi ve çocukça umutsuzluğum anında geçti. Edward evdeydi.

“Onu buradan uzak tut!”

“Bugün sana karşı gelmez, hayatına çok değer veriyor.”

Bugün sana karşı gelmez, hayatına çok değer veriyor.” diyerek Alice’e güvence verdi. “Yardım etmemi ister misin? Bella’nın saçını yapabilirim.”
Ağzım açık kaldı. Nasıl kapatacağımı hatırlayabilmek için uğraştım.

Hiçbir zaman Rosalie’nin en sevdiği kişi olmamıştım. Şu anda yaptığım seçim, aramızdaki gerginliği daha da artırmıştı. Nefes kesici güzelliğine, sevdiği ailesine ve ruh eşi Emmett’e rağmen, bütün bunları insan olabilmek için vermeye hazırdı. Ve ben, onun hayatında en çok istediği şeyi çöpmüş gibi fırlatıp atıyordum. Bu seçimim kesinlikle aramızı ısıtmamıştı.

“Tabii,” dedi Alice kolayca. “Saçını karmakarışık istiyorum. Duvak şuraya gelecek.” Elleri saçlarımın üzerinde gezinmeye başladı. Kaldırıyor, kıvırıyor, istediği modeli tanımlıyordu. Bitirdiği zaman, Rosalie’nin elleri ile yer değiştirdi. Alice yüzümde çalışmaya devam etti.

Rosalie saçımı Alice’in istediği şekilde yaptıktan sonra, gelinliğimi almaya ve sonra Phil ile annemi otelden almakla görevlendirilmiş olan Jasper’la iletişim kurmaya gönderildi. Alt katta kapının tekrar tekrar açılıp kapandığını duyabiliyordum. Sesler yukarıya doğru gelmeye başlamıştı.

Alice saçımı ve makyajımı bozmadan giyinebilmem için beni ayağa kaldırdı. Sırtımdaki inci düğmeleri iliklerken dizlerim çok fena titriyordu.

“Derin nefes al.” dedi Alice. “Ve kalp atışlarını yavaşlatmaya çalış. Yüzündeki bütün makyajı akıtacaksın.”

Verebileceğim en alaylı izlenimi vermeye çalışarak “Çalışacağım.” dedim.

“Artık giyinmem lazım. İki dakikalığına kendini birarada tutabilir misin?”

“Imm… Belki?”

Gözlerini devirdi ve kapıdan çıktı.

Banyo ışıklarının eteğimin üzerinde yaptığı şekilleri izlerken, akciğerlerimin her hareketini sayarak nefes alıp verişime odaklandım. Aynaya bakmaya korkuyordum – kendimi gelinlik içinde görmemin kalp krizi geçirmeme yol açabileceğinden korkuyorum.

Alice, gümüş bir şelaleyi andıran ve ince vücudunu saran elbisesiyle, ben iki bin nefes almadan önce oradaydı.

“Alice – vay!”

“Bu bir şey değil. Bugün kimse bana bakıyor olmayacak. En azından sen odadayken.”

“Har har.”

“Şimdi, kendini kontrol edebiliyor musun yoksa Jasper’ı buraya getirmem mi gerekli?”

“Geldiler mi? Annem burada mı?”

“Kapıdan içeri yeni girdi. Buraya geliyor.”

“Renee buraya iki gün önce gelmişti ve ben onu“Renee buraya iki gün önce gelmişti ve ben onu“Renee buraya iki gün önce gelmişti ve benim onu Esme ve dekorasyonlardan ayırabildiğim her dakikayı beraber geçirmiştik. Bu işlerden gece Disneyland’da kapalı kalmış bir çocuk gibi zevk alıyordu.
Kapıya gelmeden coşup, tiz bir sesle “Ah, Bella!” diye bağırdı. “Ah, tatlım, çok güzelsin! Ağlayacağım! Alice, muhteşemsin! Sen ve Esme mutlaka düğün organizatörleri olmalısınız. Bu gelinliği nereden buldun? Göz kamaştırıcı! Çok zarif, çok şık. Bella, bir Austen filminden fırlamış gibi duruyorsun.” Sesi uzaktan geliyor gibiydi ve odadaki şey şey bulanık gözüküyordu. “Her şeyi Bella’nın yüzüğünün etrafında tasarlamanız ne kadar yaratıcı bir fikir. Çok romantik! Bu yüzüğün 1800lerden beri Edward’ın ailesinde olduğu düşünülürse..!”

Alice ile kısa bir süre bakıştık. Annem gelinliğin stilinde bir asır yanılmıştı. Düğün aslında yüzüğün etrafında değil, Edward’ın etrafında tasarlanmıştı.

Biri koridorda gürültülü ve aksi bir şekilde boğazını temizledi.

“Charlie, çok havalı gözüküyorsun.” dedi Renee, neredeyse şokta. Charlie’nin cevabının huysuz oluşunu açıklayabilirdi bu.

“Benimle Alice ilgilendi.”

“Vakit geldi mi?” dedi Renee kendi kendine, sesi neredeyse benim kadar gergin çıkmıştı. “Her şey çok hızlı oldu. Başım dönüyor.”

İkimiz de aynı durumdaydık...

İkimiz de aynı durumdaydık.

“Gitmeden önce bana sarıl.” diye ısrar etti Renee. “Bu sefer dikkatli.”

Annem bana belimden yavaşça sarıldı ve kapıya doğru yöneldi.

“Ah, az kalsın unutuyordum. Charlie, kutu nerede?”

Babam bir dakika ceplerini karıştırdı ve sonunda küçük, beyaz bir kutu çıkarıp Renee’ye uzattı. Renee kapağı kaldırıp bana uzattı.

“Mavi bir şey.” dedi.

“Aynı zamanda eski bir şey. Bunlar büyükannenindi.” diye ekledi Charlie.

Kutunun içinde iki tane ağır, gümüş toka vardı. Koyu mavi safirler dişlerin tepesinde çiçek şekilleri oluşturmuşlardı.

“Anne, baba… Hiç gerek yoktu.”

“Alice başka bir şey yapmamıza izin vermedi,” dedi Renee. “Her denememizde kafamızı koparıyordu neredeyse.”

Histerik bir kahkaha dudaklarımın arasından fırladı.

Alice önce çıktı ve iki tokayı da saçıma hızlıca taktı. “Bu mavi ve eski bir şey,” diyerek düşünceye daldı. Bana hayran hayran bakarak bir iki adım geri gitti. “Ve gelinliğin yepyeni…-”

Elime bir şey fırlattı. Ellerimi otomatikman kaldırdım ve ince, beyaz jartiyeri yakaladım.

“Bu benim ve geri istiyorum.” dedi.

Kızardım.

“İşte,” dedi Alice tatmin olmuş bir sesle. “Biraz renk – tek ihtiyacın bu. Resmen muhteşemsin.” Kendini kutlayan bir gülümsemeyle annemle babama döndü. “Renee, aşağıya inmen gerekli.”

“Tabii hanımefendi.” Renee baan bir öpücük yolladı ve kapıya koşturdu.

“Charlie, çiçekleri alabilir misin lütfen?

Charlie odadan çıktığında Alice jartiyeri elimden çekti ve eteğimin içinden daldırdı. Soğuk elleri ayak bileğimi yakaladığında sendeledim; jartiyeri yerine çekti.

Charlie üstü köpüklü iki beyaz buketle geri döndüğünde, Alice çoktan ayağa kalkmıştı. Güllerin, turuncu ağaç çiçeklerinin ve frezyanın kokusu beni yumuşak bir buğunun içine aldı.

Rosalie –Edward’dan sonra ailedeki en iyi müzisyen- aşağı katta piyan çalmaya başladı. Titremeye başladım.

“Sakin ol Bells,” dedi Charlie. Gergin bir şekilde Alice’e döndü. “Biraz hasta gözüküyor. Bunu yapabilecek mi sence?”

Sesi uzaklardan geliyor gibiydi. Bacaklarımı hissedemiyordum.

“Daha iyi olacaktır.”

Alice tam önünde durdu ve bileklerimi sıkıca kavradı.

“Odaklan Bella. Edward aşağıda seni bekliyor.”

Derin bir nefes aldım ve kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Müzik yavaşça değişti ve başka bir şarkı başladı. Charlie beni titretti. “Bells, gitmek üzereyiz.”
Hala bana bakan Alice “Bella?” diye sordu.

“Evet,” dedim tiz bir sesle. “Edward... Her şey yolunda...”

“Evet,” dedim tiz bir sesle. “Edward. Her şey yolunda.” Charlie peşimden gelirken, Alice’in beni odadan çıkarmasına izin verdim.

Koridorda müziğin sesi daha çok duyuluyordu. Bir milyon çiçeğin kokusuyla merdivenlere doğru gittim. Edward’ın aşağıda yürümeme yardım etmek üzere beni beklediği düşüncesine odaklandım.
Müzik tanıdıktı, Wagner’in geleneksel marşı çalınıyordu.

Alice şarkı söyler gibi “Benim sıram,” dedi. “Beşe kadar say ve beni takip et.” Ardından yavaş ve zarif bir dansa başlayarak merdivenlerden inmeye başladı. Alice’i nedime olarak seçmenin büyük bir hata olduğunu anlamalıydım. Onun arkasında çok uyumsuz gözükecektim.

Aniden bir giriş müziği çalmaya başladı. İşareti anladım.

“Düşmeme izin verme baba.” diye fısıldadım. Charlie elimi koluna çekti ve sıkıca tuttu.

Marşın yavaş temposuyla inerken bir seferde tek adım, dedim kendime. Görüşlerine girdiğim anda başlayan mırıltılara rağmen, güvenle aşağı inene kadar gözlerimi yerden kaldırmadım. Kan yanaklarıma hücum etti, tabii ki, kızaran gelin olmam beklenirdi.

Merdivenlerden iner inmez, Edward’ı aramaya başladım. Kısa bir saniye, evde canlı olmayan her şeye asılmış olan beyaz çiçekler dikkatimi dağıttı; ama sonra onu çiçeklerin arasında bulana kadar, gözlerimle etrafı aramaya devem ettim.

Carlisle’nin onun yanında ve Angela’nın babasının ikisinin arkasında olduğunun güçlükle farkına varabildim. Annemi, en ön sırada, oturması gerekli olan yerde göremedim, yeni ailemi de, davetlilerin hiçbirini de – biraz beklemek zorunda kalacaklardı.

Edward’ın yüzünü gördüğümde, bütün zihnimi ve görüşümü kapladı. Gözleri alev alev, altın rengiydi; muhteşem yüzü duygularının derinliğiyle daha da güzelleşmişti. Bakışlarımız kesiştiğinde, nefes kesici bir şekilde bana gülümsedi.

Ona doğru koşmamı engelleyen tek şey, Charlie’nin elinin elime uyguladığı kuvvetti.

Marş o kadar yavaştı ki, adımlarımı ritme uydurabilmek için çok uğraşmam gerekti. Şükürler olsun ki yol kısaydı. Ve sonra, sonunda, oradaydım. Edward elini uzattı, Charlie elimi aldı ve sembolik olarak Edward’ınkiyle değişti. Teninin soğuk mucizesine dokundum - ve evdeydim.

Yeminlerimiz basitti, milyonlarca kez söylenmiş geleneksel sözler… –tabii bizim gibi bir çift tarafından hiç söylenmemişti.- Mr. Weber’den sadece tek değişiklik istemiştik. “Ölüm bizi ayırana kadar” kısmı, “ikimiz de yaşadıkça” olarak değiştirilmişti.

Papaz kendi kısmını söylerken, bundan –istenmeyen bir doğumgünü hediyesi ya da utandırıcı bir gösteriymiş gibi- korkarken ne kadar aptalca davrandığımı anladım. Edward’ın parlayan ve muzaffer gözlerine bakarken, kendim de kazandığımı biliyordum, çünkü onun yanında kalabildiğim sürece başka hiçbir şey önemli değildi.

Bağlayıcı kelimeleri söyleme vakti gelene kadar ağladığımı fark etmemiştim.

“Evet.” dedim, neredeyse fısıldayarak. Onun yüzünü görebilmek için gözlerimi kırpıştırdım.

Sıra ona geldiğinde, sesi berraktı ve zafer kazanmış gibiydi.

“Evet.” dedi.

Mr. Weber bizi karı koca ilan etti, ve sonra Edward’ın elleri dikkatlice, severek ve koruyarak tutmak için yüzüme ulaştı, kafalarımızın üzerinde salınan beyaz taç yaprakları kadar narindi. Beni kör eden ince tabaka gözyaşları arasında, bu harika kişinin benim olduğu gerçeküstü olayı algılamaya çalıştım., Altın rengi gözleri sanki göz yaşları olabilseydi olacakmış gibi göründü, eğer böyle bir şey imkansız olmasaydı. Kafasını benimkine doğru eğdi, ve ben de ayaklarımın ucuna yükseldim, kollarımı – buket ve her şey – boynunun etrafına atarak.

Yumuşakça, taparak beni öptü; kalabalığı, yeri, zamanı, nedeni unuttum… Sadece beni sevdiğini, beni istediğini, ve onun olduğumu hatırlıyordum.

Öpmeye başladı, ve bunu bitirmek zorundaydı; seyircilerden gelen kıkırdamaları ve boğaz temizlemelerini görmezden gelerek, ona yapıştım. Sonunda, elleri yüzümü engelledi ve bana bakmak için – çok çabuk – geri çekildi. Yüzündeki ani gülümseme eğlenmişti, neredeyse bir sırıtıştı. Bu anlık eğlencesinin altında seyircilere gösterimin derin neşesi olduğunu hatırlattım kendi kendime.

Kalabalık alkışlamaya başladı, ve o arkadaş ve ailelerimizle yüzleşmemiz için bedenlerimizi döndürdü. Onları görmek için, yüzümü onun yüzünden yana çeviremiyordum.

Beni ilk bulan annemin kollarıydı, gözlerimi Edward’dan istemeyerek ayırdığımda gördüğüm ilk şey gözyaşlarıyla çizik çizik olmuş yüzüydü. Ve sonra kalabalığın arasından insanlarla kucaklaşa kucaklaşa geçtik, sadece hayal meyal farkında olduğum beni tutan kişiydi, dikkatimin merkezinde benimkine sıkıca kenetlenmiş olan Edward’ın eli vardı. İnsan arkadaşlarımın sıcak, yumuşak kucaklamaları ile yeni ailemin kibar, soğuk kucaklamaları arasında ki farkı ayırt edemedim.

Bir yakıcı kucaklama diğerlerinden farklı, göze batıyordu – Seth Clearwater, kayıp kurt adam arkadaşıma vekalet etmek için, vampir topluluğuna cesaretle karşı koyuyordu.

3. Bölüm Sonu

desperate_qirl

Bölüm 4 : Jest

Düğün , düzgün bi şekilde karşılama partisine dogru aktı. – Alice’in kusursuz planlamasının kanıtıydı. Nehirin üzerindeki alacakaranlık ; Ağaçların arkasından güneşe izin veriyordu. Tören zamanlandıgı gibi sürüp gidiyordu. Agaçlardaki ışıklar Edward kadar parlarken beni camlar boyunca beyaz çiçeklerin yanından arka kapıya götürdü. Dışarda bunlardan başka on bin çeşit çicek vardı. Eski iki sedirin altına kurulan, zeminin üstünde güzel kokulu havadar bir dans pisti olarak hizmet vermekteydi.
Bir şeyler yavaştı. Olgun saygı değer Ağustos akşamı bizi kuşattı. Küçük kalabalık , parıltılı ışıkların yumuşak parlaklıgı altında dışarı aktı. Ve biz yeniden sadece kucaklanmış olduğumuz arkadaşlarımız tarafından karşılandık. Şimdi gülmek ve konuşmak için zaman vardı.
“Tebrikler , çocuklar” diye söyledi Seth Clearwater . Başını egerek bir çiçek çelenginin altında bizi karşıladı. Onun annesi , Sue, yanında duruyordu ve ilgiliyle konukları inceliyordu. Onun yüzü ince ve sertti. Onun kısa sert saç stili kızı Leah’ınkiler kadar kısaydı. Meraklandım , bu gruba destek vermek için mi aynı şekilde kesmişlerdi saçlarını. Billy Black , Seth’in diger tarafındaydı , Sue kadar gergin değildi.
Jacob’un babasına baktıgım zaman , her zaman Bir yerine iki insan görüyordum. Başka herkesin gördügü gibi , çizilen bir yüz beyaz bir gülümsemeyle tekerlekli sandalyesinde oturan yaşlı bir adam. Ve sonra güçlü büyülü reislerin otoritesiyle dogmuş - hala güç ve efsanenin bir parçasıydı. Ona karşı bir şeyler oldu. O ve onun olguna karşı bir şeyler cereyan ediyordu. Şimdi onun solunda duran , Sam Uley efsanelerin ve büyünün şefi olarak orada duruyordu.
Billy, garip bir şekilde Grubu ve olayları düşünen rahatlıkla göründü – onun siyah gözleri , bazı iyi haberler almış gibi parladı. Ben onun sogukkanlı olmasına hayran kaldım. Sonuçta en yakın arkadaşının kızına olabilecek en kötü şey okadarda kötü bir şeymiş gibi görünmüş olabilirdi.
Ben , onun duygularından alıkoymanın kolay bir şey olmadıgını biliyordum. Bu olayın, Cullen’lar ve Quileutes’lerin arasındaki önceden yapılmış antlaşmaya – Cullen’lerin başka bir vampir daha yaratmasını yasaklayan antlaşma – meydan okunuyordu. Kurtlar , bir yaratıgın geliyor oldugunu biliyorlardı ama Cullen’lar bu konuda kurtların ne tepki verecegini bilmiyorlardı. Birleşmeden önce bir saldırı olacagını ifade etmişti. Ama tabikide onlar birbirlerini daha iyi biliyorlardı . ama bir saldırı yerine bir bagışlama olabilirmiydi ?

Bu düşünceme yanıt olacakmış gibi , Seth Edwar’a dogru döndü ve kollarını açtı. Edward , onun özgür kollarıyla kucaklamaya karşılık verdi.
Sue’nun narince titredigini gördüm.
“ senin için bir şeylerin çözüldügünü görmek güzel”dedi Seth. “senin için mutluyum”

“teşekkür ederim , Seth. Buna bana çok şey ifade ediyor.” Seth’in ellerinden kurtulup Sue ve Billy’e baktı. “ sizede aynı şekilde çok teşekkür ederim. Seth’in gelmesine izin verip , Bella’yı desteklediginiz için.”
“Önemli değil” Derin ve güvenilir sesiyle cevap verdi ve onun sesindeki iyi niyetli tonu duyunca çok şaşırmıştım. Belkide ufukta bir ateşkes vardı.
Biraz ilerde sıra oluşmaktaydı . bundan dolayı , Seth bize hoşça kal diyip , Billy’i tekelekli sandalyasinin arkasından tutup yemeklerin yanına dogru ilerlediler. Sue , onların her birinin ellerini tutup ilerledi.
Angela ve Ben bizim oldugumuz tarafa yöneldiler , onları Angela’nın ailesi , Mike ve Jessica takip etti – elle elle tutuşmuşlardı. Bu benim süprizimdi ve daha önce birlikte olduklarını duymamıştım. Bu güzeldi.
İnsan olan arkadaşlarımın arkasında –evlilik yoluyla olan kuzenim Delani vampirleri vardı. Nefesimi tutuyor oldugumu fark ettim – Tanya , hafif çilek renginden sarışın buklelerini fark ettim. . Edward’ı benim seyerek kucakladı. Onun yanında , altın gözlerle duran üç vampir bana meraklı gözlerle bakıyorlardı. Uzun mısır ipegi gibi soluk saçlı kadın vardı. Onun yanında , diger kadın ve adam vardı ; her ikiside siyah saçlıydı ; tebeşir gibi beyaz tenlerinden dolayı bir zeytini anımsatıyorlardı.
Onlar grup olarak öyle güzellerdi ki , midemin kasıldıgını hissettim.
Tanya , hala Edward’ı tutuyordu.
“Ah, Edward” dedi Tanya. “Seni çok özlemişim”
Edward , sessizce güldü ve marifetli bir şekilde kucaklamadan sıyrılarak kurtuldu. Ellerini omzundan çekerek geriye dogru bir adım atıp daha iyi bakmayı sağladı. “çok uzun zaman oldu, Tanya. İyi görünüyorsun.”

“sende öyle.”
“benim karıma , sizleri tanıştırmam için izin verin.” Edward sözleri resmen demiş oldugu ilk zamandı. Şimdi onun sözlerindeki memnuniyete , Denali’ler hafifce yanıta güldüler. “Tanya , bu benim Bella’m”
Tanya , benim en kötü kabuslarımda tahmin ettiğim gibi , öylece sevimliydi. Benim elimi tuttu ve rüyalarımda hatırladıgımdan dahada tehditkar bir şekilde bana baktı.
“Aileye hoş geldin , bella “ pişmanlıkla gülümsedi. “Biz Carlisle’nin uzaktan akrabalarız görüşemedigimiz zamanlarda olmuş bir olay. Err , biz daha yakın bir zamanda seninle tanışmış olmalıydık , Bizi affedebilecekmisin ?”
“tabikide” nefessizce söyledim. “sizinle tanıştıgıma sevindim.”
“Cullen’lar sayıyı eşitledi şimdi. Beklide sıra bizimdir , Kate?” Sarışın kadına sırıttı.
“Rüyanı canlı tut” Kate gözlerini devirdi. O nazikce Tanya’nın sıktıgı elimi tuttu.” Hoş geldin , Bella”
Siyah saçlı kadın elini Katininkine üstüne koyar “Ben Carmen , buda Eleazar. Seni tanımaktan hepimiz memnun olduk.”
“B – bende” kekeledim.
Tanya , arkasında bekleyen insanlara baktı –Charlie’nin yardımcısı , Mark , ve onun karısı. Onların gözleri Denali’lerden dolayı kocamandı.
“ tanışmaya sonra devam ederiz. Nede olsa bunun için çok zamanımız olcak.” Tanya gülümsedi. Ve ailesiyle birlikte geçip gittiler.
Bütün görenek standartları yerine getirildi. Bem bizim olaganüstü kekimizi keserken flaşlar bizi kör etti – Bu kadar küçük ve yakın bir grup için bu pasta çok görkemli geldi diye düşünmüştüm. . birbirimize pastayı yedirmek için gerekli pozları aldık. Edward , erkekçe benim ona uzattıgım keki yuttu. Ben değişik bi şekilde benim buketimi fırlattım. Ve Angela’nın şaşıran ellerine dogru gitti. Edward benim ödünç alınan jartiyerimi dikkatlice dişleriyle çıkarırken – benim kızarmamla birlikte Jasper ve Emmett uluyarak güldüler ve Edward bunu Mike Newton’un yüzüne dogru fırlattı.
Ve müzik başladı , geleneksel ilk dansımız için Edward beni kollarına çekti. Bütün korkularıma ragmen gönüllü bir biçimde kollarına gittim –özellikle izleyicilerin önünde dans etmek- on o beni tutarken ben sadece ona sahip olduğum için mutluydum.
Bütün işi o yapmıştı , ve ben gayet isteksizce bütün kameraların ışıklarının altında döndürüldüm.
“Partinin tadını çıkar Bayan Cullen” kullagıma fısıldadı.
Güldüm. “bu zaman alacak bir alışkanlık”
“bizim zamanımız var”bana hatırlattı. Sesi bayram eder gibiydi. Ve biz dans ederken beni öpmek için aşagıya dogru egildi. Ve kameraların tıklamaları hızlandı.
Müzik değişti ve Charlie Edward’ın omuzlarına dokundu.
Charlie’yle dans etmek okadarda kolay değildi. O benim oldugumdan dahada iyi değildi. VE bizde bu yüzden küçük bir kare içinde emniyetle kenardan kenara hareket ettik. Edward ve Esme , Fred Astaire ve Ginger Rogers gibiydiler.
“bella , seni evde özleyecegim ve şimdiden özledim.”
Onun şakalarından birini yapmaya çalışarak bogazım sıkışık bi şekilde konuştum”Ben sadece kendimi kötü hissederim , seni yemeklerinle yalnız bıraktıgım için – pratik olarak suça ihmalsizlik yapıyorum ve sen beni bu yüzden tutuklayabilirsin.”
Sırıttı. “Benim yiyeceklere karşı hayatta kalmaya çalıştıgımı varsayalım , ozaman beni istedigin zaman arayabilirsin.”
“söz veriyorum.”
Sanki herkesle dans etmişim gibi görünüyordu. Bütün eski arkadaşlarımı görmek gerçekten güzeldi ama ben gerçekten her şeyden çok sadece Edward’la olmak istiyordum. Yeni bi müzik başladıktan yarım dakika sonra Charlie dans etmeyi bırakınca mutlu olmuştum.
“mike’ a hala düşkün değilsin ,ha?” Edward beni döndürürken uzaktan ona yorum yaptım.
“Onun düşüncelerini dinlemek zorunda oldugum zamanlarda değil. Onu kovmadıgım için şanslı . yada daha kötüsünü yapmadıgım için.”
“Evet , haklısın.”
“Kendine bakmak için hiç şansın oldu mu?”
“Hmm, Sanırım hayır , Neden?”
“Senin bu gece baştan aşağı nasıl içler acısı bir güzellikte oldugunun farkında olmadıgını anladım. Ve sonradan Mike’ın nasılda evli bir kadın için uygunsuz düşünceler taşıdıgına hiç şaşırmadım. Alice’in sana nasılda aynaya bakman için zorlamadıgı için hayal kırıklıgına ugradım”
“bildiğin gibi , ön yargılı davranıyorsun.”
İçini çekti ve bir an duraksadı. Ve evlin etrafında beni döndürdü. Camlı duvar , oldugu gibi partiyi arkaya yansıttı. Ve Edward , bizim karşımızdaki aynadaki çifti işaret etti.

Edward’ın yansımasında bi anlık görüntüsünü yakaladım – onun mükemmel yüzünün mükemmel bir kopyası ordaydı- Karanlık saçlı bir güzellikle. Yansımadaki kızın Teni krem rengi ve güller gibiydi. Gözleri heyecandan cevrilmiş bir şekilde kocamandı. Parıldayan beyaz giysinin dar kılıfı içinde zambagın dışarıya fırlamış alevli hali gibiydi. Beceriyle öyle kesilmişti ki, onun vücudu zarif ve şıktı. – en az onun kadar hareketsizdi.
“Ben mi ön yargılıyım.”
Ben bi bakış atabilmiştim ve ona en güzel dönüşümü yapmadan önce , Edward aniden sertleşti , ve otomatik olarak diger tarafa dogru döndü. Sanki birisi onun ismini çağırıyormuş gbiyidi.
“Oh” dedi. Kaşı bir an boyunca yukarı kalktı ve sonra çabucak düzeldi.
Aniden , o parlak gülümsemesiyle duruyordu.
“Ne oldu?”diye sordum.
“Sürpriz bir düğün hediyesi.”
“Huh?”
Cevap vermedi. Sadece yeniden dans etmeye başladı. Daha önce yönelmiş oldugumuz karşı yola dogru devam ederek gecenin derinlerinde parlak dans zeminiyle cevirlmiş olan uzaktaki yola yöneldik.
Eski kocaman karanlık sedirlerin birinin yanına ulaşana kadar , duraklamadı. Sonra , Edward simsiyah gölgeye dümdüz baktı.
“teşekkür ederim” Edward karanlıga dogru söyledi. “Bu çok kibarca.”
“kibarlık benim göbek adım.” Kısık sevimli bir ses karanlıktan cevapladı. “ Kesebilir miyim?”
Elim bogazıma dogru gitti…Eger Edward beni tutmuyor olsaydı , çökmüş olurdum.
“Jacob!” nefes alabildiğimce çabuk konuştum.”Jacob!”
“Hey , Bells.”
Onun sesine dogru tökezledim. Karanlıktaki diger kuvvetli ellerin beni yakalamasına kadar , Edward benim direkseklerimi elleriyle kontrol etti. Jacob’un derisinden gelen sıcaklık beni kendine çekmesiyle beraber ince saten giysi boyunca yandı. Dans etmek için hiçbir gayret göstermedi. Sadece beni kucakladı , Ve benim yüzüm onun göğsüne gömülürken , başımın üstüne yanagını bastırmak için egildi.
“Eger dans pistinde onu döndürmezsem , Rosalie beni affetmiycek “ diye mırıldandı Edward. Ve benle , Jacob’u yalnız bırakıyor oldugunu anladım. Ve Jacob’la bu an için kendi hediyesini veriyordu.
“Oh, Jacob.” Ağlıyordum. Kelimeleri net bir şekilde söyleyemiyordum. “Teşekkür Ederim.”
“Bella Aglamayı kesermisin , Elbiseni yıkıyorsun. İşte benim.”

“Sadece mi? Oh, Jake? Şimdi her şey mükemmel.”

Burnundan soludu. “Evet – parti başlayabilir. Sağdıç sonunda başardı.“

“Şimdi sevdiğim herkes burada.”

Dudaklarının saçlarıma sürtündüğünü hissettim. “Üzgünüm, geciktim, tatlım.”

“Sadece geldiğin için çok mutluyum!”

“Fikir buydu.”

Misafirlere doğru göz attım, ama dansçıların arasından Jacob’un babasını en son gördüğüm yerde göremedim. Eğer kaldıysa da bilmiyordum. “Billy burada olduğunu biliyor mu?” Sorduğumda, söylemek zorunda olduğunu biliyordum – önceden canlanan ifadesini açıklamanın tek yolu buydu.

“Eminim Sam söylemiştir. Onu görmeye gideceğim…parti bittiğinde.”

“Eve döndüğüne çok memnun olacak.”

Jacob sırtımı biraz çekti ve düzleştirdi. Bir elini sırtımın küçük bir kısmında bıraktı ve diğer eliyle sağ elimi tuttu. Ellerimizi göğsüne özenerek koydu; avucumun altında kalbinin atışını hissedebiliyordum, ve elimi oraya tesadüfen koymadığını tahmin ettim.

“Sadece bu tek danstan başka bir şey alabilir miyim bilmiyorum,” dedi, ve beni arkamızdan gelen müziğin temposuna uymayan bir şekilde yavaş dairelerin etrafına çekmeye başladı. “En iyisi yapmak isterim.”

Elimin altındaki kalbinin ritmine göre hareket ettik.


“Geldiğim içim memnunum,” dedi bir süre sonra sessizce. “Geleceğimi düşünmüyordum. Ama seni görmek güzel… bir kez daha. Olacağını düşündüğüm kadar üzücü değil.”

“Üzgün hissetmeni istemiyorum.”

“Bunu biliyorum. Ve bu gece seni suçlu hissettirmek için gelmedim.”

“Hayır – gelmen beni çok mutlu etti. Bana verebileceğin en iyi hediye bu.”

Güldü. “Bu iyi, çünkü gerçek bir hediye için duracak zamanım olmadı.”

Gözlerim alışıyordu, ve şuan onun yüzünü görebiliyordum, umduğumdan daha yüksekteydi. Hala büyümesi mümkün olabilir miydi? Yedi fite (30, 48 cm) altıdan daha yakın olmalıydı. Onun yüz hatlarını o kadar zamandan sonra tekrar görmek rahatlatıcıydı – derinde olan gözleri kabarık siyah kaşları altında gölgelenmiş, belirgin elmacık kemikleri, dolgun dudakları parlak dişlerinin üzerinde gerilmiş alaycı gülümsemesi sesine uyuyordu. Gözlerinin kenarları gergindi – dikkatli; bu gece çok dikkatli olduğunu görebiliyordum. Beni mutlu etmek için yapabileceği her şeyi yapıyordu, neye mal olduğunu hata yapmadan ve göstermeden.

Jacob gibi bir arkadaşı hak edecek kadar iyi bir şey asla yapmamıştım.

“Ne zaman dönmeye karar verdin?”

“Bilinçli olarak mı yoksa bilinç dışı mı?” Kendi sorusuna cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. “Gerçekten bilmiyorum. Sanırım bir süre bu yönde geri dolanıyordum, ve belki bunun nedeni buraya yönlenmemdi. Ama bu sabaha kadar böyle değildi, gerçekten koşmaya başladım. Başarabileceğimden emin değildim.” Güldü. “Nasıl hissettirdiğine inanamazsın – etrafta tekrar iki ayakla yürümenin. Ve kıyafetler! Ve sonra daha da tuhaf çünkü garip hissettiriyor. Bunu ummuyordum. Bütün insan şeylerinden uzak kalmıştım.


Durmadan döndük.

“Yine de, seni böyle görmeyi özlemek utanç verici olacak. Tam buraya olan yolculuğuma değdi bu. İnanılmaz görünüyorsun, Bella. Çok güzel.”
“Alice bugün üzerimde baya zaman harcayarak, yatırım yaptı. Karanlık da yardım ediyor.”

“Benim için pek karanlık değil, biliyorsun.”

“Doğru.” Kurt adam hisleri. Yapabildiği her şeyi unutmak kolaydıü çok insan görünüyordu. Özellikle de şuan.

“Saçlarını kesmişsin,” diye not düştüm.

“Evet. Daha kolay, biliyorsun. *Ellerin avantajını alsam daha iyi olur diye düşündüm.”

“İyi görünüyor,” diye yalan söyledim.

Homurdandı. “Doğru. Kendim yaptım, körelmiş mutfak makasıyla.” Bir süre boyunca genişçe sırıttı, ve sonra gülüşü soldu. İfadesi ciddiye dönüştü. “Mutlu musun, Bella?”

“Evet.”

“Tamam.” Omuzlarını silktiğini hissettim. “Önemli olan da bu, sanırım.”

“Sen nasılsın, Jacob? Gerçekten?”


“İyiyim, Bella, gerçekten. Artık benim hakkımda endişelenmene gerek yok. Seth’in canını sıkmayı bırakabilirsin.”

“Sadece senin yüzünden onu sıkmıyorum. Seth’i seviyorum.”

“İyi bir çocuk. Bazılarından daha iyi arkadaş. Sana söylemeliyim, eğer kafamdaki seslerden kurtulabilsem, kurt olmak neredeyse mükemmel.”

Ses çıkarış şekline güldüm. “Evet, bende benimkini susturamıyorum.”

“Senin durumunda, bu senin deli olduğun anlamına gelir. Tabi ki, ben zaten senin deli olduğunu biliyordum,” diye takıldı.

“Teşekkürler.”

“Delilik muhtemelen bir sürüyle akıl paylaşmaktan daha kolay. Deli insanların sesleri, onları izlesin diye bebek bakıcıları yollamazlar.”

“Huh?”

“Sam dışarıda bir yerde. Ve diğerlerinden bazıları. Gerekirse diye, bilirsin.”

“Nasıl bir durum için?”

“Bunu bir arada tutamazsam durumu yada onun gibi bir şey. Partiyi karıştırmaya karar vermem durumunda.” Çabucak bir gülümseme parladı, muhtemelen bu ilgi çekici bir fikir gelmişti ona. “Ama düğününü berbat etmek için burada değilim, Bella. Buradayım…” sesi giderek azaldı.

“Mükemmel yapmak için.”


“Bu abartılı(uzun) bir emir.”

“Senin çok uzun olman iyi bir şey.”

Kötü esprime inledi ve sonra içini çekti. “Sadece arkadaşın olmak için buradayım. En iyi arkadaşın, son bir kez.”

“Sam sana biraz daha fazla güvenmeli.”

“Evet, belki ben aşırı duyarlı davranıyorum. Belki onlar zaten burada olacaktı, Seth’e göz kulak olmak için. Burada çok fazla vampir var. Seth bunu dikkate alması gerektiği kadar ciddiye almıyor.”

“Seth tehlikede olmadığını biliyor. Cullen’lerin Sam’dan daha iyi olduğunu anlıyor.”

“Tabi, tabi,” dedi Jacob, kavgaya dönüşmeden önce barışı sağlayarak.

Onun diplomat olması garipti.

“Sesler için üzgünüm,” dedim. “Keşke onları daha iyi yapabilseydim.” Her açıdan.

“O kadar kötü değil. Ben sadece biraz sızlanıyorum.”

“Sen… mutlu musun?”

“Yeterince yakınım. Ama benim için yeterli. Bugün yıldız sensin.” Kıkırdadı. “İddiaya girerim bundan hoşlanıyorsundur. Dikkatin merkezinde olmak.”


“Evet. Yeterince dikkati çekemiyorum.”

Güldü ve sonra kafamın üzerinden boşluğa baktı. Dudaklarını büzerek, kabul partisinin parlayan parıltısını inceledi, zarif hızla dönen dansçıları, çelenklerden düşen telaşlı taç yaprakları; onunla birlikte baktım. Hepsi bu karanlık, sessiz boşluktan çok uzak göründü. Neredeyse kar küresi içinde kısa süren bir kar yağışının kıvrılarak dönmesini izlemek gibiydi.

“Onlara bu kadarını vereceğim.” Dedi. “Nasıl parti verileceğini biliyorlar.”

“Alice doğanın durdurulamaz bir gücü.”

İç çekti. “Şarkı bitti. Sence başka bir tane daha alabilecek miyim? Yada bu çok fazla istemek mi?”

Ellerinin etrafındaki ellerimi sıkılaştırdım. “İstediğin kadar dans edebiliriz.”

Güldü. “Bu ilginç olurdu. Yine de, ben iki taneye bağlı kalsam daha iyi olacak bence. Konuşmaya başlamak istemiyorum.”

Başka bir dairenin içine girdik.

“Şimdiye kadar benim sana hoşça kal demiş olmam gerektiğini düşünüyorsun,” diye mırıldandı.

Boğazımdaki yumruyu yutmaya çalıştım, ama aşağıya gitmeye zorlayamadım.

Jacob bana baktı ve kaşlarını çattı. Parmaklarıyla yanağımı sildi, gözyaşlarını orada yakalayarak.

“Ağlaması gereken kişi sen değilsin, Bella.”


“Düğünlerde herkes ağlar,” dedim boğuk bir sesle.

“Bu istediğin şey, değil mi?”

“Evet.”

“O zaman gülümse.”

Denedim. Yüz buruşturuşuma güldü.

“Seni böyle hatırlamaya çalışacağım. Varsayacağım ki…

“Ne varsayacaksın? Öldüğümü mü?”

Dişlerini sıktı. Kendisiyle mücadele ediyordu – burada bulunuşunun bir yargılama değil de hediye olması kararıyla. Ne söylemek istediğini tahmin edebilirdim.

“Hayır,” diye sonunda cevap verdi. “Ama aklımda seni bu şekilde göreceğim. Pembe yanaklar. Kalp atışı. İki fit (*boyu sanırım) eksik. Hepsi.”

Kasıtlı olarak ayağını yapabildiğim kadar sertçe ayağımla ezdim.

Gülümsedi. “İşte benim sevdiğim kız.”

Başka bir şey söylemeye başladı ama sonra ağzını aniden kapattı. Tekrar mücadele etti, söylemek istemediği sözlere karşı dişlerini sıktı.

Jacob ile olan ilişkim eskiden çok kolaydı. Nefes almak kadar doğal. Ama Edward hayatıma döndüğünden beri, sürekli zordu. Çünkü – Jacob’un gözlerinde - Edward’ı seçmek, ölümden daha beter bir kaderi seçmemdi, yada buna eşdeğer bir şeydi.
Jacop’ın arkasında karanlık geceden gelen kısık bir hırıltı vardı, ve ilkiyle çakışan bir başkası daha.
“Jake, kardeşim, geri çekil.” Diye Seth Clearwater’ın ısrar ettiğini duydum.”Kontrolünü kaybediyorsun.”
Jacop donmuş gibiydi, dehşete düşmüş gözleri büyük ve hareketsizdi.
Seth fısıldadı: “Onu inciteceksin, bırak gitsin.”
“Şimdi!” diye hırladı Edward.
Jacop’un kolları yanına düştü, bekleyen damarlarıma kanın ani akışı acı vericiydi. Ben daha fazla ne olduğunu anlayamadan sıcak eller soğuk olanlarla yer değiştirdi, ve hava arkamda vızıldadı.
Gözlerimi kırpıştırdım, az önce durduğum yerden 2 metre uzakta ayaktaydım.(aslında tam çevirisi yarım düzine feet) Edward önümde gerilmişti. İki tane kocaman kurt o ve Jacop’un arasında hazır duruyorlardı, ama bana agresif gözükmediler. Daha çok kavgayı engellemeye çalışıyor gibiydiler.
Ve Seth – sırık boylu, on beş yaşındaki Seth – kollarını Jacop’a dolamıştı ve onu uzağa götürüyordu. Eğer jacop Seth’e bu kadar yakınken dönüşürse…
“Yalvarırım Jake, hadi gidelim.”
“Seni öldürürüm dedi Jacop,” sesi sinirden o kadar kısık çıkıyordu ki fısıltı gibiydi. Gözleri Edward’a odaklanmıştı, öfkeyle yanıyordu. “Seni kendi ellerimle öldürürüm, hem de hemen!” sarsıntıyla titredi.
En büyük kurt, siyah olan, keskince homurdandı.
“Seth, yoldan çekil,” diye tısladı Edward.
Seth Jacop’ı tekrar çekiştirdi. Jacop öfkeyle o kadar sersemlemişti ki Seth onu birkaç metre daha uzağa götürebilmişti. “Yapma Jake. Uzaklaş. Yalvarırım.”
Sam, -daha büyük kurt, siyah olan- Seth’e katıldı. İri kafasını Jacop’un göğsüne koydu ve itti.
Üçü – Seth çekerek, Jacop titreyerek ve Sam iterek – karanlığın içinde kayboldular.
Diğer bir kurt onların arkasından bakakaldı. Zayıf ışıkta, kürkünün renginden emin olamadım- çikolata kahverengisi, belki? Öyleyse Quil miydi?
“Üzgünüm,” diye fısıldadım kurda.
“Geçti, Bella,” mırıldandı Edward.
Kurt Edward’a baktı. Bakışı arkadaşça değildi. Edward ona bir kere soğukça başını salladı. Kurt huysuzlandı ve sonra diğerleri takip etmek için döndü, onların yaptığı gibi kayıplara karıştı.
“Pekala,” dedi Edward kendi kendine ve sonra bana baktı. “Hadi geri dönelim.”
“Ama Jake- ”
“Sam’in ellerinde. O gitti.”
“Edward, çok üzgünüm, aptalca davrandım- “
“Hiçbir şeyi yanlış yapmadın- “
“Kocaman bir ağzım var! Neden ben… Onun bana bu şekilde davranmasına izin vermemeliydim. Ne düşünüyordum ki?”
“Endişelenme.” Yüzüme dokundu. “Kimse yokluğumuzu fark etmeden törene geri dönmeliyiz.”
Kendime çeki düzen vermeye çalışarak kafamı salladım. Kimse fark etmeden önce? Kimse bunu kaçırmış mıydı?
Sonra, bunun hakkında düşünürken, fark ettim ki bu yüzleşme bana felaket gibi gözükmesine rağmen gölgelerin içinde çok sessiz ve kısaydı.
”Bana iki saniye ver,” diye rica ettim.
İçim ıstırap ve panikle kaos yaşıyordu, ama bu önemli değildi – şu an sadece dıştan görünen önemliydi. İyi bir ifade takınmak bildiğim bir şeydi, üstesinden gelmek zorundaydım.
“Elbisem?
“İyi gözüküyorsun. Bir tek saç teli bile yerinden oynamamış.”
İki derin nefes aldım. “Peki. Hadi gidelim.”
Kollarını belime doladı ve beni ışığa doğru götürdü. Parlayan ışıkların altından geçtiğimizde, beni nazikçe dans pistinin üstünde döndürdü. Dansımız hiç bozulmamış gibi diğer dans edenlerin arasında eriyip kaybolduk.
Misafirlere göz gezdirdim, kimse korkmuş ya da şoke olmuş gibi gözükmüyordu. Sadece en solgun yüzlerde biraz stres belirtisi vardı, ve bunu iyi saklıyorlardı. Jasper ve Emmett pistin ortasında, birbirlerine yakındılar, ve tahmin ediyorum ki yüzleşme sırasında da yakınlarda bir yerlerdeydiler.
“Sen- “
“Ben iyiyim,” dedim. “Bunu yaptığıma inanamıyorum. Bende yanlış olan ne?
“Sende yanlış olan hiçbir şey yok”
Jacop’u burada gördüğüme çok mutlu olmuştum. Yaptığı fedakarlığın farkındaydım. Ve sonra onu mahvettim, hediyesini bir felakete çevirdim. Karantina altına alınmalıyım.
Ama benim aptallığım bu gece başka hiçbir şeyi mahvetmeyecekti. Bunu kafamdan atacaktım, daha sonra ilgilenmek üzere bir çekmeceye tıkacak ve kilitleyecektim. Bunun için kendimi kamçılayacak çok vaktim olacaktı, şimdi yapabileceğim hiçbir şey bana yardım edemezdi.
“Bitti,” dedim. “Hadi bu gece bunun hakkında düşünmeyelim, bir daha.”
Edward’dan çabuk bir kabullenme bekliyordum, ama o sessizdi.
“Edward?”
Gözlerini kapadı ve alnını alnıma dayadı. “Jacop haklıydı,” diye fısıldadı. “Ne düşünüyordum ki?”
“Değildi.” İzleyen kalabalık arkadaş çevresi için yüzümü düzgün tutmaya çalışıyordum. “Jacop olayları açıkça görebilmek için çok önyargılıydı.”
Alçakça “sadece düşündüğüm için bile beni öldürmesine izin vermeliydim…” gibi bir şeyler geveledi.
“Kes şunu,” dedim kızgınca. Yüzünü ellerimin içine aldım ve gözlerini açana kadar bekledim. “Sen ve ben. Önemli olan tek şey bu. Şu an düşünmene izin verilen tek şey bu. Beni duyuyor musun?”
“Evet,” içini çekti.
“Jacop’ın gelişini unut.” Bunu yapabilirdim. Bunu yapacaktım. “Benim için. Söz ver, unutacaksın.”
Bir süre gözlerimin içine baktı. “Söz veriyorum.”
“Teşekkür ederim. Edward, korkmuyorum.”
“Ben korkuyorum.” Diye fısıldadı.
“Korkma.” Derin bir nefes aldım ve gülümsedim. “Aklıma gelmişken, seni seviyorum.”
Karşılık olarak hafifçe gülümsedi. “Bunun için buradayız.”
“Gelini tekeline almışsın,” dedi Emmett, Edward’ın arkasından gelerek. “Küçük kız kardeşimle dans etmeme izin ver. Bu onu utandırmak için son şansım olabilir.” Seslice güldü, her zaman olduğu gibi ciddi atmosferden hiç etkilenmeyerek.
Daha sonra henüz dans etmemiş olduğum insanlarla devam etti, bu bana kendimi doğru dürüst toparlama ve çözümleme şansı verdi. Edward beni tekrar istediğinde, Jacop-çekmecesi iyi ve sıkıca kapanmıştı. Kollarını etrafıma sardığında, önceki neşe kaynağımı saklandığı yerden çıkardım, şundan emindim ki; hayatımdaki her şey bu gece doğru yerdeydi. Gülümsedim ve başımı göğsüne yasladım. Kollarını sıktı.
“Buna alışabilirim,” dedim.
“Bana dansla ilgili meselelerinin üstesinden geldiğini söyleme?”
“Dans etmek o kadar da kötü değil – seninle. Ama ben daha çok bunu düşünüyordum,” – ve kendimi ona daha sıkı bastırdım – “gitmene asla izin vermemeyi.”
“Asla,” diye söz verdi ve beni öpmek için eğildi.
Ciddi türden bir öpücüktü – şiddetli, yavaş ama yapıcıydı…
Alice’in “Bella, vakit tamam!” dediğini duyana kadar nerede olduğumu unutmuştum.
Yeni kız kardeşime verdiği rahatsızlıktan dolayı kısa süreliğine bir öfke parlaması hissettim.
Edward onu yoksaydı; dudakları benimkinin üzerinde sıkıydı, daha önce olmadığı kadar istekliydi. Kalbim hızla atmaya başladı ve ellerim onun mermer boynundan aşağı kaydı.
“Uçağınızı kaçırmak mı istiyorsunuz?” Alice ısrar etti, şimdi tam da benim yanımdaydı. “ Havaalanında kamp kurmuş diğer bir uçağı beklerken çok hoş bir balayı geçireceğinden eminim.”
Edward mırıldanmak için yüzünü hafifçe çevirdi, “Uzaklaş, Alice,” Ve sonra tekrar dudaklarını benimkine bastırdı.
“Bella, uçakta bu elbiseyi mi giymek istiyorsun?” Israr etti.
Çok fazla dikkatimi vermiyordum. Açıkça ilgilenmedim.
Alice sessizce homurdandı. “Onu nereye götürdüğünü söylerim, Edward. Bu yüzden bana yardım et, bunu yaparım.”
Dondu. Sonra yüzünü benimkinden uzaklaştırdı ve en sevdiği kız kardeşine dik dik baktı. “Bu kadar sinir bozucu olmak için son derece küçüksün.”
“Yol için seçtiğim muhteşem elbiseyi boşa gitsin diye almadım.” Elimi yakaladı. “Benimle gel, Bella.”
Elimi geri çektim, onu bir kez daha öpebilmek için parmak uçlarımda yükseldim. Beni ondan uzağa yönelterek elimi sabırsızca çekti. İzleyen misafirlerden birkaç kıkırdama geldi. O zaman ben de vazgeçtim, boş evde beni yönlendirmesine izin verdim.
Canı sıkılmış gibi gözüktü.
“Üzgünüm, Alice,” özür diledim.
“Seni suçlamıyorum, Bella,” içini çekti. “Kendine yardımcı olabiliyor gibi bir halin yoktu.”
Onun işkence çeken ifadesine kıkırdadım ve o kaşlarını çattı.
“Teşekkürler, Alice. Herhangi birinin sahip olabileceği en güzel düğündü,” dedim ona ciddiyetle. “Her şey tamamen doğruydu. Sen dünyadaki en iyi, en zeki, en yetenekli kardeşsin.
Bu onun buzlarını eritti ve kocaman gülümsedi. “Beğenmene sevindim.”
Reneé ve Esme üst katta bekliyordu. Üçü çabucak elbisemi çıkarttılar ve Alice’in yol için seçtiği koyu mavi elbiseyi giydirdiler. Birisi saçımdan tokaları çıkarıp, örgüden dalgalanmış halde sırtıma dökülmesine izin verdiğinde minnettar kaldım, beni daha sonraki olası saç tokası ağrısından kurtarmıştı. Tüm bu süre boyunca annemin gözyaşları durmaksızın aktı.
“Nereye gittiğimi öğrenir öğrenmez seni arayacağım.” Veda etmek için sarılırken ona söz verdim. Biliyordum ki büyük ihtimalle balayı sürprizi onu deli ediyordu; eğer o da işin içinde değilse, annem sürprizlerden nefret ederdi.
“Güvenle uzaklaşır uzaklaşmaz sana söyleyeceğim,” Alice incinmiş ifademe yapmacık şekilde sırıtarak beni bastırdı. Bilecek en son kişi olmam ne kadar da adaletsizdi.
“Çok, çok yakında beni ve Phil’i ziyaret etmek zorundasın. Güneye gitme sırası sende- güneşi bir kere gör.” Dedi Reneé.
“Bugün yağmur yağmadı.” Davetinden kaçınarak ona hatırlattım.
“Bir mucize.”
“Her şey hazır,” dedi Alice. “Valizlerin arabada- Jasper götürüyor.” Beni basamaklara götürdü, beni yarım yamalak kucaklayarak Reneé de takip etti.
“Seni seviyorum, anne.” İnerken fısıldadım. “Phil olduğu için çok memnunum. Biribirinize dikkat edin.”
“Ben de seni seviyorum, Bella, tatlım.”
“Hoşçakal anne, seni seviyorum.” Dedim tekrar, boğazım kurumuştu.
Edward merdivenlerin aşağısında bekliyordu. Onun uzanmış elini tuttum ama ileri doğru eğildim, bizi görmeyi bekleyen küçük kalabalığı taradım.
“Baba?” sordum, gözlerim ararken.
“Orda, ilerde.” Edward mırıldandı. Beni misafirlerin içine doğru çekti, bize patika gibi yol açtılar. Onu herkesin arkasında, beceriksizce duvara yaslanmış halde bulduk, biraz saklanıyormuş gibi gözüküyordu. Gözlerindeki kızarıklık bunun sebebini açıkladı.
“Oh, baba.”
Ona belinden sarıldım, gözyaşlarım tekrar sel oldu – bu gece çok fazla ağlıyordum. Sırtımı sıvazladı.
“Oraya, şimdi. Uçağını kaçırmak istemezsin.”
Charlie’yle aşk hakkında konuşmak zordu- biz çok fazla benziyorduk, her zaman utandırıcı duygusal gösterişlerden kaçınmak için saçma şeylere çeviriyorduk. Ama içine kapanık olmanın zamanı değildi.
“Seni sonsuza kadar seveceğim, baba,” dedim ona. “Bunu unutma.”
“Ben de seni, Bella. Her zaman sevdim, her zaman seveceğim.”
Onu yanağından öptüm aynı zamanda o da benimkini öptü.
“Ara beni.” Dedi.
“Yakında.” Diye söz verdim, söz verebileceğim tek şey olduğunu bilerek. Sadece telefon konuşması. Annem ve babamın beni görmesine izin verilemeyecekti; çok farklı olacaktım, ve çok çok daha fazla tehlikeli…
“Git, o halde.” Dedi huysuzca. “Geç kalmak istenmezsin.”
Misafirler bizim için bir diğer koridor yaptılar. Biz firar ederken Edward beni biraz daha kendine yaklaştırdı.
“Hazır mısın?” diye sordu.
“Hazırım dedim ve biliyordum ki bu doğruydu.
Edward beni kapı eşiğinde öptüğünde herkes alkışladı. Sonra konfeti yağmuru başlayınca beni aceleyle arabaya bindirdi. Birçoğu geniş alana yayıldı, ama birisi, muhtemelen Emmett, esrarengiz bir duyarlılıkla fırlattı, ve ben Edward’ın sırtından seken bir sürüsünü topladım.
Araba flamaların uzunluğu boyunca uzanan daha çok çiçekle dekore edilmişti – ince kağıt kurdelelerle bir düzine ayakkabı bağlanmıştı – gıcır gıcır gözüken tasarımcı ayakkabıları – tamponun arkasından sallanıyordu.
Ben binerken Edward beni konfetilerden korudu sonra o da bindi, ben pencereden el sallayıp ailemin de bana el salladığı verandaya doğru “Sizi seviyorum.” diye seslenirken hızla uzaklaştık.
Ayırt edebildiğim son görüntü ebeveynlerimden biriydi. Phil her iki kolunu da gevşekçe Reneé’ye dolamıştı. O da bir kolunu sıkıca onun beline koymuştu ama boştaki eli Charlie’ninkini tutmak için uzanmıştı. O an birçok çeşit aşkın ahenkle uyumu söz konusuydu. Bana çok umutlu bir tablo gibi gözüktü.
Edward elimi sıktı.
“Seni seviyorum,” dedi.
Başımı omzuma dayadım. “Bu yüzden buradayız.” Onun sözlerinden alıntılayarak cevapladım.
Saçlarımı öptü.
Karanlık otobana döndüğümüzde, Edward gaz pedalına yüklendi, motorun ormanda arkamızda bıraktığı hırıltıyı duydum. Eğer ben duyabiliyorsam o kesinlikle duyabiliyordu. Ama ses karanlıkta kaybolurken hiçbir şey söylemedi. Ben de söylemedim.
Delik, inleyen kalp kırıklığı giderek zayıfladı ve sonra tamamen yok oldu…

4. Bölüm Sonu
sağol..bu arada sadece 4 bölüm mü var??
bndede wr bnde koyabilirim heralde dimi..........

nese bnde 5. bölümü koyuyorum...

Bölüm 5. Isle Esme

“Houston?” Sordum kaşlarımı kaldırarak, Seattle’daki kapıya vardığımızda.
“Yol boyunca sadece bir durak,” diye bana güvence verdi Edward sırıtışıyla.
Beni uyandırdığında uykuya henüz dalmış gibi hissettim. Beni terminal boyunca çekerken sarhoş gibiydim, her kırpışımdan sonra gözlerimi tekrar nasıl açacağımı hatırlamaya çabalıyordum. Bir sonraki uçağımızın biletlerini teyidettirmek için uluslararası kontrol noktasında durduğunda, neler olduğunu kavramam birkaç dakikamı aldı.
“Rio de Janerio?” diye belli belirsiz bir ürpermeyle sordum.
“Başka bir durak,” dedi bana.
Güney Amerika’ya yolculuk, geniş first-class koltukta, Edward’ın kolları beni sarmışken uzun ama rahattı. Kendiliğimden uykuya daldım, ve alışılmışın dışında bir uyarıyla, hava alanına iniş yaparken uçağın penceresinden gelen henüz batmakta olan güneşin eğimli ışıklarıyla uyandım.
Tahmin ettiğim gibi, bir diğer uçağa binmek için havaalanında kalmadık. Onun yerine Rio’nun karanlık, hareketli, yaşayan sokaklarına doğru bir taksi tuttuk. Edward’ın taksiciye verdiği Portekizce direktiflerin bir kelimesini bile anlayamazken, yolculuğumuzun diğer bir ayağına geçmeden önce bir otel bulmak için duracağımızı tahmin ettim. Ben bu düşünceyle meşgulken, keskin, korkunç bir acı mide çukuruma çok yakın bir yerlerde içimi burktu. Taksi kaynaşan kalabalık seyrekleşinceye kadar kalabalığın içinden ilerlerdi, şehrin okyanusa açılan, batı ucunun kıyısına yakın bir yere geldik.
Rıhtımda durduk.
Edward, gece kadar siyah suya demirlemiş beyaz yatlar arasından yolu gösterdi. Başında durduğu tekne diğerlerinden daha küçük ve daha parlaktı, açıkça belliydi ki yerden ziyade hız için yapılmıştı. Buna rağmen lüks ve diğerlerinden daha zarifti. Taşıdığı ağır çantalara rağmen kolayca atladı. Çantaları güverteye bıraktı ve benim kenardan atlamam için dikkatlice bana yardım etti.
Tekneyi kalkış için hazırlarken onu sessizce izledim, bu kadar becerikli ve rahat gözükmesine şaşırmıştım; çünkü daha önce teknelere dair ilgisi olduğundan bahsetmemişti. Ama o zaten her şeyde iyiydi.
Biz doğuya doğru giderken, aklımdan temel coğrafyayı geçirdim. Hatırladığım kadarıyla Brezilya’nın o kadar da çok doğusu yoktu… Afrika’ya ulaşana kadar…
Ama Edward Rio’nun ışıkları sönükleşip arkamızda kaybolana kadar hızla sürmeye devam etti. Yüzünde tanıdık neşeli bir gülümseme vardı, hızın herhangi bir çeşidi tarafından oluşturulan bir gülümseme. Tekne dalgaların arasından dalıp çıkarak ilerlerken, denizden sıçrayan sularla yıkandım.
Sonunda uzun süren merakım galip geldi.
“Daha çok gidecek miyiz?” diye sordum
Benim insan olduğumu unutması mümkün değildi, ama bu küçük gemide ne kadar uzun süre yaşamamızı planladığını merak ettim.
“Yaklaşık yarım saat daha.” Gözleri koltuğu kavrayan ellerime takıldı ve sırıttı.
Oh ne güzel, dedim kendi kedime. Ne de olsa o bir vampir. Belki de Atlantis’e gidiyoruzdur.
Yirmi dakika sonra, motorun gürültüsünün üzerinden ismimi söyledi.
“Bella, oraya bak.” Tam ileriyi gösterdi.
İlk başta sadece karanlığı gördüm ve ayın su üzerine düşen beyaz yansımasını. Ayın dalgalar üzerindeki parıltısına giren alçak karanlık şekli görene kadar işaret ettiği yeri gözlerimle taradım. Karanlığa gözlerimi kısıp bakarken, siluet daha detaylı hale geldi. Şekil alçaklaştı, bir tarafı, dalgaların altında kalan diğer tarafından daha uzun olan düzensiz bir üçgen. Daha yakına geldik, ve ben hafif meltemle sallanan tüylü anahatlarını görebildim.
Sonra gözlerim odaklandı ve parçalar yerine oturdu: karşımızda küçük bir ada sudan yükseliyordu, dalgalanan palmiye yaprakları, ayışığında solukça parlayan bir kumsal.

''Neredeyiz?'' o rota değiştirip, adanın kuzey ucuna doğru ilerlerken merakla mırıldadım.

Motorun sesine rağmen beni duydu ve ay ışığında parıldayan geniş bir şekilde gülümsedi.

''Bu Esme Ada'sı (Isle Esme).''

''Esme Adası mı? Sesim alçaktı ama hala sessiz geceyi yaracak kadar yüksekti.
''Charlisle'den bir hediye---Esme bize ödünç vermeyi teklif etti.''

Bir hediye. Kim hediye olarak bir ada verirdi ki? Kaşlarımı çattım. Edward'ın aşırı cömertliğinin öğrenilen bir davranış olup olmadığını farkedememiştim.

Bavulları rıhtıma koydu ve döndü. Bana ulaştığında o mükemmel gülümsemesiyle gülüyordu.
Elimi tutmak yerine beni kollarına aldı.

''Kapı eşiğine kadar beklemen gerekmiyor muydu?'' hafifçe bottan dışarı sıçrarken neffessiz bir halde sordum.

Kısa bir süre için orman büyüyormuş gibi görünen zift karanlığındaydı. Ve sonra önümüzde sıcak bir ışık gördüm. Bir süre ışığın aslında bir evden geldiğini farkettim---iki aydınlık, mükemmel kare, geniş pencereler , ön kapıyı çevreliyordu---sahne korkusu yeniden bastırdı, geçen seferkinden çok daha güçlü bir şekilde. Bir otelde kalacağımızı sandığımdan çok daha kötü.

Kalbim kaburgalarıma doğru gümbür gümbür atıyordu ve nefesim boğazımda sıkışmış gibiydi. Edward'ın gözlerinin yüzümde olduğunu hissettim ama bakışlarına karşılık vermeyi reddettim. Karşıya doğru gözlerimi diktim.Hiçbirşey görmeden.

Ne düşündüğümü sormadı ve bu onun karakterine uymayan bir şeydi. Bunun onun da en az benim olduğum kadar kadar gergin omasından kaynaklandığını tahmin ettim.

Kapıları açmak için bavulları derin sundurmaya yerleştirdi.---kapılar kitli değildi.

Edward ben onun bakışlarıyla buluşana dek kapının eşiğinde bekleyerek bana baktı.

Evin içine beni taşıdı.İkimizde çok sessizdik.İçeri girdiğimizde ışıkları yaktı.Ev hakkındaki belli belirsiz ilk izlenimim küçük bir ada için oldukça büyük olduğuydu ve ev tuhaf bir şekilde tanıdıktı.Cullenlar tarafından tercih edilen Beyaza-beyaz tasarıma alışıktım.Bu beni evde gibi hissettiriyordu. Yine de hiç bir özelliğe odaklanamadım. Kulaklarımın arkasında atan şiddetli nabız herşeyi biraz bulanık yapıyordu.
Edward durdu ve son ışığı da açtı.

Oda büyük ve beyazdı ve uzaktaki duvar neredeyse tamamen camdı--- Benim vampirlerim için standart bir dekor.Ay beyaz kumların üzerinde parlıyordu ve evden sadece bir kaç metre ötede dalgalar parıldıyordu. Ama ben bu kısmı ancak neredeyse fark edebildim.Ben daha çok , odanın ortasında etrafında kabarık sivrisink filesi olan büyük, beyaz yatağa odaklanmştım.

Edward beni ayaklarımın üzerine bıraktı.

''Gidip... Bavulları getireyim.''

Oda çok fazla sıcaktı, dışarıdaki tropikal geceden daha sıcak. Bir ter damlası boynumdan aşşağı süzüldü. Yetişip dokunana kadar kabarık fileye doğru yürüdüm. Bir sebepten dolayı herşeyin gerçek olup olmadığını hissetmem gerekiyordu.
Edward'ın döndüğünü duymadım. Aniden , soğuk parmakları ter damlasını silerek ensemi okşadı.

''Burası biraz sıcak,''dedi özür dileyen bir ses tonuyla. ''Bunun... en iyisi olacağını düşündüm.''

''Bunu kolay yapacak herşeyi... düşünmeye çalıştım,''diye itiraf etti.

Hala ondan tarafa bakmadan yüksek sesle yutkundum. Acaba hiç böyle bir balayı yaşanmışmıdır?
Cevabı biliyordum. Hayır.Yaşanmamıştır.

''Merak ediyordum,''Edward yavaşça konuştu,''Eğer...önce... yani belki benimle bir geceyarısı yüzüşü yapmak istersin.'' Derin bir nefes aldı ve yeniden konuştuğunda sesi daha rahattı. ''Su oldukça sıcak olacak. Bu senin seveceğin türden bir sahil.''

''Kulağa iyi geliyor.''sesim çatladı.

''Eminim bir yada iki insan dakikası istersin...bu uzun bir yolculuktu.''

Robot gibi başımı salladım. Ancak neredeyse insan gibi hissediyordum; belkide bir kaç dakika yalnız olmak yardım edebilirdi.''

Dudakları boğazımdan kulağıma kadar yukarı doğru sürtündü. Bir kez kıkırdadı ve soğuk nefesi aşırı sıcak tenimi gıdıkladı.'' Çok uzun sürmesin , Bayan Cullen.''

Yeni adımla birlikte birazcık yerimden sıçradım.

Dudakları boynumdan omuzlarımın uçlarına kadar sürtündü. ''Seni suda bekleyeceğim.''

Beni geçerek kapıya doğru yürüdü ve kumlu sahile doğru açtı. Yolda, gömleğini sıyırıp yere attı ve kapıdan geçerek ay ışığına çıktı. Sıcak, tuzlu hava onun arkasından içeriye girdi.

Tenim alev mi almıştı? Kontrol etmek için aşşağıya bakmak zorunda kaldım.Hayır , hiç bir şey yanmıyordu. En azından görünmüyordu.

Kendime nefes almayı hatırlattım ve sonra tökezleyerekEdward'In alçak beyaz bir şifonyerin üzerinde açtığı büyük bavula doğru gittim.Bu benim olmalıydı çünkü benim tanıdık malzemelerim üstteydi ve içinde bir sürü pembe şey vardı, ama tek bir giysi parçası bile bana tanıdık gelmiyordu. Temiz katlanmış yığınları karıştırırken--- tanıdık ve rahat bir şeyler bulmak için , bir kaç sweatshirt--- dişkkatimi elime gelen korkunç, dantelli ince ve küçük saten dikkatimi çekti.İç çamaşırları. Çok fransız etiketleriyle, fazla kadınsı iç çamaşırları.

Nasıl ve nerede olacağını bilmiyordum ama bir gün Alice bunu ödeyecekti.

Pes edip banyoya gittim ve Fransız tarzı kapılarla aynı sahile bakan pencerelerden dışarıyı gözetledim. Onu göremedim, sanırım orada bir yerde, nefes almak için dışarıya çıkma ihtiyacı duymadan, suyun içerisindeydi.Ay neredeyse dolunaydı ve kumlar onun ışığı altında parlıyorlardı. Küçük bir hareket dikkatimi çekti---giysilerinin geri kalanı eğilmiş bir palmiyenin üzerinde hafif bir esintiyle sallanıyordu.
Sıcaklık yine tenimde parladı.

Bir kaç derin nefes aldım ve sonra uzun tezgah sırasının üzerinde sıralanmış aynalara doğru ilerledim. Tam anlamıyla bütün gün uçakta uyumuş gibi gözüküyordum. Fırçamo buldum ve ensemdeki dolaşıklıkları dümdüz olana ve dek sertçe taradım ve tarakğın dişleri saçla dolana dek taradım.Dişlerimi iki kez titizce yıkadım. Sonra yüzümü yıkadım ve ateşli gibi hissettiğim boynumun arkasına su çarptım. Bu o kadar iyi hissetirdi ki kollarımı da yıkadım ve sonunda pes edip duş almaya karar verdim. Yüzmeden önce duş almanın gülünç olduğunu biliyordum ama sakinleşmeye ihtiyacım vardı ve sıcak su bunu yapmanın tek güvenilir yoluydu.

Ayrıca, bacaklarımı tekrar traş etmek iyi bir fikir olacak gibi gözüküyordu.

Bitirdiğimde, büyük, beyaz bir havlu aldım ve kolumun altına sıkıştırdım.

Ve sonra daha önce fark etmediğim bir ikilemle yüzyüze geldim. Ne giymeliydim? Belli ki maya olmazdı. Ama eğer giysilerimi geri giyersemde aptalca görünürdü. Alice 'in benim için paketlediklerini ise düşünmek dahi istemiyordum.

Nefesim hızlanmaya ve ellerim titremeye başladı. Biraz başım dönüyor gibi hissediyordum ve görünüşe göre bir panik atak yoldaydı. Büyük havlumun içinde soğuk, çini döşemeye oturdum ve başımı dizlerimin arasına yerleştirdim. Kendimi toparlayamadan bana gelip bakmaması için dua ettim. Eğer beni böyle parçalara ayrılmış görürse ne düşüneceğini tahmin bile edemiyordum. Kendini bir yalnış yaptığımıza ikna etmesi zor olmazdı.

Ve ben bir yanlış yaptığımızı düşündüğümden kafayı yemiş durumda değildim.Tam olarak değil. Kafayı yemiştim çünkü bunu nasıl yapacağıma dair hiç bir fikrim yoktu ve ben bu kapıdan çıkıpta bilinmeyenle yüzleşmekten korkuyordum. Özelliklede fransız iç çamaşırları içerisinde. Buna henüz hazır olmadığımı biliyordum.

İnsanlar bunu nasıl yapıyordu--- bütün korkularını atar ve bu kadar kapalı olan birine sahip oldukları her korkuya ve kusurlarına rağmen güvenir---hemde Edward'ın bana verdiği tam bağlılıktan daha azıyla? Eğer dışarıdaki Edward olmasaydı, eğer vücudum daki her hücrede beni en az benim onu sevdiğim kadar sevdiğini bilmesydim ---kayıtsız şartsız ve geri dönülemez ve, dürüst olmak gerekirse, manyık dışı--- Asla bu yerden kalkamazdım.

Ama dışarıdaki Edward'tı, bu yüzden kendime şu sözleri fısıldadım. ''Bir korkak olma'' ve çabucak ayağa kalktım. Havluyu kollarımın altından sıkıca bağladım ve kararlı bir şeklilde banyodan dışarı doğru yürüdüm. İç çamaşırlarıyla dolu bavulu ve büyük yatağı ikisine de bakmadan geçtim. Cam kapıdan pudra-inceliğinde kumlara çıktım.

Onu arayarak karanlıkta siyah olan, alçak dalgalara baktım.

Bulunması zor değildi. Orada duruyordu. Geceyarısı suda bel hizasına kadar denizin içerisinde oval aya bakıyordu. Ayın solgun ışığı tenini mükemmel bir beyaza dönüştürüyordu. Kum gibi, ayın kendisi gibi ve ay ıslak ssaçını da okyanus kadar siyah yapmıştı.. Hareketsizdi, avuçları suya doğruydu. Alçak dalgalar snaki o bir taşmışçasına etrafında kırılıyordu. Sırtının düzgün hatlarına baktım, omuzlarına , kollarına , boynuna , onun mükemmel şekline...

Ateş artık tenimi yakarak patlamıyordu--- artık yavaş ve derindi; bütün beceriksizliğimi, şüpheşi utangaçlığımı için için yakarak uzaklaştırıyordu. Havluyu hiç tereddüt etmeden onungiysilerinin olduğu ağacın altına sıyırıp attım ve beyaz ışığa doğru yürüdüm. Bu benide kar beyazı kum kadar beyazlaştırdı.
Suyun kenarına yürürken kendi ayakseslerimi duyamıyordum ama onun duyduğunu tahmin ediyordum. Edward dönmedi. Yumuşak köpüklerim ayak parmaklarımda kırılmasına izin verdim ve sıcaklık hakkında haklı olduğunu anladım---çok sıcaktı, banyo suyu gibi.Görünmeyen okyanusun tabanında dikkatlice yürüyerek içeri girdim ama dikkatim gereksizdi; kum mükemmel bir prüssüzlükte devam etti, ağırlıksızlık durumuna geçtim.

''Çok güzel,'' dedim. bende aya bakarak.

''Doğru,''cevapladı, etkilenmemiş bir şekilde. Yavaşça bana doğru döndü; küçük dalgalar onun hareketiyle birlikte tenime çarptı. Gözleri buz-rengi yüzünde gümüş rengi gözüküyordu. Ellerini döndürdü böylece suyun yüzeyinin altında parmaklarımızı birleştirebiliyorduk. Su onun teninin bana deydiğinde tüylerimin diken diken olmasını engellemeye yetecek kadar sıcaktı.

Ama ben güzel kelimesini kullanmazdım. devam etti. ''Burada senin duruşunla karşılaştırılamaz bile.''
Yarım gülümsedim, ve sonra serbest elimi kaldırdım---artık titremiyordu--- ve kalbinin üzerine yerleştirdim. Beyaz üzerine beyaz;bir kereliğine birbirimize tam olarak uyduk. Benim sıcak dokunuşumla birlikte çok azıcık ürperdi. Nefes alış verişi düzensizleşmişti.

''Deneyeceğimize söz verdim'' fısıldadı, aniden gergin. ''Eğer... Eğer seni incitecek bir şey yaparsam bana söylemelisin.''

Gözlerimi ondan ayırmadan, ağır ağır başımı salladım. Başka bir adım daha attım ve başımı göğsüne doğru uzattım.

''Korkma,''mırıldadım. ''Biz birbirimize aidiz.''

Bir anda kendi söğlediğim sözlerin doğruluğu karşısında ezildim. Bu an o kadar mükemmeldi ki, bundan şüphe etmenin hiç bir yolu yoktu.

Beni kendine doğru çekerek, kollarını etrafıma sardı. Yaz ve kış. Vüzudumdaki her sinir hücresi canlı kablolarmış gibi hissediyordum.

''Sonsuza kadar.'' onayladı, ve sonra bizi nazikçe daha derin sulara doğru çekti...

Sırtımdaki sıcak güneş beni sabah kaldırdı. Sabahın geç saatleri, belki öğleden sonra, emin değildim.Yine de zamanın dışındaki herşey çok açıktı; tam olarak nerede olduğumu biliyordum--- büyük, beyaz yataklı aydınlık oda. Pırıl prıl güneş ışığı açık kapılardan içeri doluyordu. File kümeleri ışığı yumuşatıyordu.

Gözlerimi açmadım. Herhangi birşeyi değiştirmek için fazla mutluydum, ne kadar küçük olursa olsun. Odadaki tek ses dışarıdan geler dalgalardı. Nefes alışımız, benim kalp atışım...

Sırtımı pişiren güneşe rağmen bile rahattım. Onun soğuk bedeni sıcak için mükemmel bir panzehirdi. Onun kış kadar soğuk göğsüne yatıyordum, kolları etrafıma saılmıştı, kolayca ve doğal bir şekilde. Geçen akşam neden o kadar paniklediğimi merak ettim. Tü korkularım artık bana aptalca geliyordu.
Parmakları yumuşakça omurgamın hatlarını takip etti ve ben onun benim uyanık olduğumu bildiğini biliyordum. Gözlerimi kapalı tuttum ve kollarımı, kendimi onun daha yakınına çekerek, boynunun etrafında sıkılaştırdım.

Konuşmadı; parmakları sırtımda aşşağı yukarı hareket ediyordu. Sırtıma ancak neredeyse dokunuyordu. Hafifçe tenimin şeklini takip etti.

Bu anı bozmamak için,burada sonsuza kadar öylece yatmaktan mutlu olurdum ama bedenimin başka fikirleri vardı.Sabırsız mideme güldüm.Geçen gece olanlardan sonra acıkmak bana çok yavan geliyordu. Sanki bir ağırlık tarafından tekrar yeryüzüne indirilmek gibiydi.

''Komik olan ne?'' hala sırtımı okşayarak,mırıldandı.Sesi ciddi ve kısıktı, dün gecenin anılarını bir sel gibi hatırlamama neden oldu ve bir kızarıklığın yüzümde ve boynuma yayıldığını hissettim.

Sorusuna cevap olarak, karnım guruldadı. Tekrar güldüm. ''İnsan olmaktan uzun süre kaçamassın.''
Bekledim, ama o benimle gülmedi. Yavaşça, kafamı bulutlandıran mutluluk tabakasında yüzerken, benim parlayan sevinç alanımın dışında farklı bir atmosferin olduğunu fark ettim.

Gözlerimi açtım; gördüğüm ilk onun şey soluk, neredeyse gümüş boğazının kavisiydi.Çenesi gergindi. Kalkmak için dirseğimden destek aldım böylece yüzünü görebiliyordum.

Önümüzdeki kabarık tenteye bakıyordu ve veb onun ciddi yüz ifadesini izlerken bana bakmıyordu. İfadesi şok olmuş gibiydi--- bu vücuduma fiziksel bir şok dalgası gönderdi.

''Edward'', dedim, boğazımda küçük bir tıkanmayla;''Ne var? Sorun ne?''

''Sormak zorunda mısın?'' Sesi sert ve kötümserdi.

Kendine güvensiz bir yaşamın sonucu olarak ilk önce neyi yanlış yaptığımı merak ettim. Olan herşeyi düşündüm ama dün gecenin anılarında hiç bir terslik göremedim.Bu beklediğimden de kolay olmuştu; birlikte sanki birbirinin benzeri parçalar gibi uymuştuk.Bu bana gizli bir haz verdi--- fiziksel olarak tamamen uyum içindeydik. Ateş ve buz, birşekilde birbirlerini yok etmeden beraber olan.Ona ait olduğuma dair daha fazla kanıt.

Onun bu şekilde bakmasına sebep olacak ne olabileceğini düşünemiyordum--- çok set ve soğuk. Ben neyi kaçırmıştık?

Parmakları alnımdaki endişe çizgilerini düzleştirdi.

''Ne düşünüyorsun?'' diye fısıldadı.

''Senin moralin bozuk.Ben neden anlayamıyorum. Ben bir şey mi...? Bitiremedim.

Gözleri daraldı. ''Ne kadar kötü yaralandın Bella? Gerçeği söyle--- azaltmaya çalışma.

''Zarar?'' tekrarladım; sesim normalde olduğundan daha yüksek çıkmıştı çünkü kullandığı kelime beni hayrete düşürmüştü.

Tek kaşını kaldırdı, dudakları ince bir çizgi halini aldı.

Çabuk bir kontrol yaptım.Otomatik olarak kaslarımı sıkarak ve gevşeterek vücudmu gerdim. Biraz tutulmuştum, ve oldukça da hassaslık vardı, doğru ama daha çok tuhaf bir şekilde kemiklerimin eklem yerlerinden söküldüğü ve bir çeşit deniz anasına dönüştüğüm hissi vardı. Ama bu kötü bir duygu değildi.
Ve sonra biraz snirli hissettim, çünkü o tüm sabahların en güzelini kötümserliği ile mahfediyordu.

''Nereden bu karara varabildin ? Ben daha önce hiç şu anda olduğum kadar iyi olmamıştım.''
Gözleri kapandı. ''Yapma şunu.''

''Neyi yapmayayım?''

''Bir canavar değilmişim gibi davranmayı bırak.''

''Edward!'' fısıldadım, artık gerçekten üzgün. O benim en aydınlık anımı karanlığa sürüklüyordu. Lekeliyordu. ''Sakın bidaha öyle söyleme.''

Gözlerini açmadı; beni görmek istemiyormuş gibiydi.

''Kendine bak Bella. Sonra bana canavar olmadığımı söyle.''

Yaralanmış, şaşkın onun talimatını düşünmeden yaptım ve soluğumu tuttum.

Bana ne olmuştu? Üzerime yapışan kabarık beyaz kara bir türlü anlam veremedim. Kafamı salladım, ve beyaz bir yığın başımdan aşşağı yağdı.

Bir küçük parçayı parmaklarımın arasında sıkıştırdım. Bu bir tüy parçasıydı.

''Neden ben tüylerle kaplıyım?'' şaşkın bir biçimde sordum.

Sabırsızca soluğunu dışarı verdi. ''Bir yastığı ısırdım. Ya da iki. Bahsettiğim şey bu değil.''
''Sen... bir yastığı mı ısırdın? Neden?''

''Bak Bella, !'' neredeyse hırladı. Elimi tuttu --çok dikkatle--- ve kolumu gerdi.'' Şuna bak.''
Bu sefer neyi kastettiğini anladım.

Tüy tozlarının altında, büyük, morluklar kolumun soluk teninde büyümeye başlamıştı. Gözlerim kollarımdan başlatık kaburgalarıma kadar inen izleri takip etti. Elimi serbest bırakmak için çektim ve dokunduğum yerde kaybolup yeniden ortaya çıkmalarını, kollarımın ön tarafındaki renk değişikliklerini dürtterek izledim.Biraz zonkluyorlardı.

Çok hafifçe Edward neredeyse bana dokunmayarak, elini kolumdaki morlukların üzerine koydu.Uzun parmakları izlere tam uyuyordu.

''Oh,''dedim.

Bunu hatırlamaya çalıştım--acıyı hatırlamaya-- ama yapamadım. Onun kollarının etrafımda çok sıkı, ellerinin çok sert olduğu bir zamanı hatırlayamadım. Tek hatırladığım onun beni daha sert tutmasını istediğim ve bunu yaptığı zaman da mutlu olduğumdu...

Ben... çok üzgünüm, Bella;'' ben çürüklere bakarken fısıldadı. Sesi alçak ve boğazdan geliyorud. 'Sana söyleyebileceğimden çok daha üzgünüm.''

Kolunu yüzünün üzerine attı ve hiç kıpırdamadan durdu.

Bir uzun dakika için tamanen bir şaşkınlık içinde oturdum,gerekli açıklamayı yapmak için sözcükleri düşünerek. Şimdi onun perişanlığının nedenini anlıyordum. O kadar onun düşüncelerinin tersini hissediyordum ki, bunu anlatması zordu.

Şok gerisinde hiç bir şey bırakmayarak yavaşça yok oldu. Boşluk. Kafam boştu. Ne söyleyeceğimi düşünemiyordum. Ona bunu doğru bir biçimde nasıl açıklayabilirdim? Onu nasıl benim olduğum kadar mutlu yapabilirdim---ya da az önce olduğum kadar, bir dakika öncesine?

Koluna dokundum ve o karşılık vermedi. Parmaklarımla bileğini kavradım ve kolunu yüzünden kaldırmaya çalıştım ama eğer bir heykelin kolunu çekmeye çalışsaydım da aynı şey olurdu.

''Edward.''

Kıpırdamadı.

''Edward?''

Hiç bir şey. O zaman bu bir monolog olabilirdi.

''Ben üzgün değilim Edward. Ben... Sana söyleyemiyorum bile. Çok mutluyum. Onlar bunu gölgeleyemez. Kızgın olma. Olma. Ben gerçekten iy---''

''İyi kelimesini kullanma.'' Sesi buz kadar soğuktu. ''Eğer benim akıl sağlığıma değer veiyorsan, iyi olduğunu söyleme.''

''Ama öyleyim''fısıldadım.

''Bella'', neredeyse inledi. '' Yapma.''

''Hayır. Sen yapma Edward.''

Kolunu hareket ettirdi; altın rengi gözleri beni endişeyle süzdü.

''Bunu mahfetme,''dedim. ''Ben .Mutluyum.''

''Ben herşeyi çoktan ahfettim.''fısıldadı.

''Kes şunu.''lafı yapıştırdım.

Dişlerinin kenetlendiğini duydum.

''Ugh!'' inledim.'' Neden yalnızca aklımı okuyamıyorsun?Zihinsel olarak dilsiz olmak çok rahatsız edici!''
Kafası karışmış bir halde gözleri irileşti.

''Bu yeni bir şey. Senin aklını okuyamamamdan memnun olduğunu sanıyordum.''

''Bugün için değil.''

Bana gözlerini dikti. ''Neden?''
Ellerimi hayal kırıklığıyla havaya kaldırdım bu sırada omuzumda daha önceden fark etmediğim bir ağrı hissettim. Avuş içlerimle göğsüne bir şaplak attım. ''Çünkü bütün bunlar eğer sen şu an nasıl hissettiğimi anlayabilseydin gereksiz olacaktı! Yada beş dakika önce, herneyse. Ben mükemmel derecede mutluydum.Tamamen ve kesinlikle havalarda uçuyordum. Şimdi--- şey, oldukça berbatım, aslında.''

''Bana kızgın olmalısın.''

''Evet öyleyim. Bu sana kendini daha iyi hissettirdimi?''

İç çekti. ''Hayır. Şu an için bena kendimi iyi hissettirecek hiç bir şey düşünemiyorum.''

''Evet sana kızgın olduğum doğru. Sen benim mutluluğumu katlediyorsun, Edward.''

Sinirimi bir keara bıraktım ve sesimi sakin tutmaya çalıştım.Bunun dikkat geektireceğini biliyorduk.Bun varsayılabilir olduğunu düşünüyordum.Ve sonra--- şey, bu düşündüğümden çok daha kolay oldu. Ve bu gerçekten hiç bir şey değil.'' parmaklarımla koluma sürttüm.''Bence ilk sefer için, ne bekleceğini bilmeden, harikaydık. Biraz pratikle---''

İfadesi o kadar çılgınca öfkeliydiki cümlenin ortasında kaldım.

''Varsaymak mı? Bunu mu bekliyordun Bella? Seni inciteceğimi mi bekliyordum Bella? Daha kötü olacağını mı düşünüyordun? Hala yürüyebildiğin için bu deneyim mi bir başarı mı sayıyorsun? Kırık kemikler yok--- bu bir zafer mi?

Onun herşeyi söylemesini bekledim. Sonra nefes alıp verişlerinin normale dönmesini bekledim. Gözleri sakinleştiğinde yavaş bir kesinlikle konuştum.

''Ne bekleyeceğimi bilmiyordum--- ama kesinlikle bu kadar ... bukadar... bukadar harika ve mükemmel olacağını beklemiyordum.'' Sesim fısıltı düzeyine düştü, gözlerim yüzünden ellerime kaydı. ''Demek istediğim, bu senin için nasıldı bilemiyorum ama, benim için kesinlikle böyleydi.''

Soğuk bir parmak çenemi yukarı kaldırdı.

''Senin endişelendiğin şey bu muydu?'' dişlerinin arasından konuştu. ''Benim eğlenmediğim mi?''
Gözlerimi aşşağıda tuttum. '' Bunun aynı şey olmadığını biliyorum. Sen bir insan değilsin. Sadece bir insana göre ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışıyorum, Şey, hayatın bundan daha iyi olabileceğini düşenemezdim bile.''

Uzun bir süreliğine sessiz kaldı, sonunda, yukarı bakmak zorunda kaldım. Yüzü artık daha yumuşaktı, düşünceli.

''Görünüşe göre daha çok özür dileyeceğim şey varmış.'' kaşlarını çattı. ''Sana neler yaptığım hakkındaki düşüncelerimi sanki... şey, varoluşumun en harika gecesi değilmiş gibi anlayacağını hayal bile etmemiştim. Ama sen bu haldeyken bu şekilde düşünmek istemiyorum...''

Dudaklarımın kenarları hafifçe yukarı kıvrıldı. ''Gerçekten mi? En iyisi mi?'' kısık bir sesle sordum.
Çenesini kavradım ve öne doğru erğildim böylece yüzümüz birbirinden yalnızca bir kaç santim uzaktaydı.''Beni dinle Edward Cullen. Hiç bir şeyi senin hatırın için yapıyormuşum gibi davranmıyorum tamam mı? Sen perişan davranmaya başlamadan önce seni daha iyi hissettirmem için bir neden olduğu aklıma bile gelmemişti. Ben daha önce hayatımda hiç bu kadar mutlu olmadım---Sen beni öldürmek istediğinden daha çok sevdiğine karar verdiğinde bu kadar mutlu değildim, ya da ilk sabah kalktığımda ve sen benim için beklediğinde... Sesini bale stüdyosunda duyduğumda''---Avlanan bir vampirle ilgili eski anıyı duyduğunda geri çekildi ama ben durmadım---''ya da sen kabul ediyorum dediğinde ,bir şekilde ,seni sonsuza kadar yanımda tutabileceğimin farkına vardığımda. Bunlar benim hayatımın en iyi anıları ve bu tüm bunlardan daha iyi.''

Alnımdaki kaşlarımı çatmaktan olan çizgiye dokundu.''Seni mutsuz ediyorum. Bunu yapmak istemiyorum.''

''O zaman mutsuz olma. Şu anda yalnış olan tek şey bu.''

Gözleri kısıldı, ve sonra derin bir nefes aldı ve başını salladı.''Haklısın. Geçmiş geçmiştir ve bunu değiştirmek için hiç bir şey yapamam.Ruh halimin hırçın olmasına izin vermenin hiç bir anlamı yok. Şu an da seni mutlu etmek için ne olursa yaparım.''

Şüpeyle yüzünü inceledim ve o bana sakince gülümsedi.

''Beni ne mutlu ederse mi?''

Ben sorarken aynı anda karnım guruldadı.

''Sen açsın,'' dedi çabucak.Bana akşam olanları hatırlatan bir tüy bulutu havalandırarak hızla ayağa kalktı.

''Yani, neden tam olarak Esme'nin yastıklarını mahfetmeye karar verdin?'' kalkarak ve kafamdan daha çok tüy silkeleyerek sordum.

Çoktan haki rengi bir pantolon giymişti ve bir kaç tüyü kafasından çıkarmak için kapının yanında saçlarını karıştırıyordu.

''Dün gece bir şeye karar verip vermediğimi hatırlamıyorum.mırıldandı. '' Isırdığım şeyin sen değilde yastıklar olduğuna şanslıyız.

''Derince nefes aldı ve sanki kötü düşünceleri atabilirmiş gibi başını salladı.

Artık acıyan ve ağrıyan yerlerimin daha fazla farkında dikkatlice yüksek yataktan indim ve gerindim. Şaşkınlıktan soluğu kesildi. Benden uzağa döndü parmaklarının boğumları bembeyaz elleri yumruk oldu.

''O kadar berbet mı görünüyorum?'' sesimin tonunu sakin tutmaya çalışarak sordum.Nefesini tuttu ama
büyük ihtimalle ifadesini saklamak için bana dönmedi. Kendimi kontrol etmek için banyoya yürüdüm.
Kapının arkasındaki tam boy aynada çıplak vücuduma baktım.
Kesinlikle daha kötüleri de olmuştu. Elmacık kemiklerimin birinin üzerinde soluk bir gölge vardı
ve dudaklarım birz şişmişti ama diyer yandan yüzüm iyiydi.Geri kalan kısmım mavi ve mor parçalarla yamalanmış gibiydi.

Saklaması en zor olacak çürükler üzerinde yoğunlaştım-- kollarım ve omuzlarım. Çok kötü değillerdi.Tenim çabucak belirginleşmişti.

Tabiki çürükler daha yeni oluşuyordu.Yarın şimdi olduğumdan bile daha kötü görünecektim.Bu işleri kolaylaştırmıyordu.

Saçlarıma baktım ve inledim.

''Bella?''o sesi çıkarttığım anda hemen arkamdaydı.

''Bütün bunları asla saçımdan çıkaramayacağım.!'' bir tavuk yuva yapmış gibi gözüken kafamı işaret ettim.Tüyleri toplamaya başladım.

''Saçın hakkında mı endişeleniyorsun?'' mırıldandı ama tüyleri çok daha çabuk toplayarak gelip arkamda durdu.

''Buna gülmeden nasıl durabiliyorsun? Çok gülünç gözüküyorum.''

Cevap vermedi; sadece tüyleri toplamaya devam etti. Ve ben yine de cevabı biliyordum--- bu ruh halinde onun için hiçbirşey gülünç olamazdı.

Bu işe yaramayacak,'' bir dakika sonra iç çektim. ''Hepsi derine gömülmüş. Yıkayarak çıkarmak zorunda kalacağım.''Kollarımı onun soğuk beline dolayarak döndüm.''Bana yardım etmek istermisin?''

''Senin için biraz yemek bulsam daha iyi olur.''kibarca kollarımı çözerek alçak bir ses tonuyla konuştu.Hızla kaybolurken iç çektim.

Balayı sona ermiş gibi gözüküyordu. Bu düşünce boğazıma büyük bir yumrunun oturmasına sebep oldu.

Tamamen tüysüz ve tanıdık olmayan, en kötü menekşe rengi lekeleri saklayan beyaz bir elbise giydiğimde yumurta, domuz pastırması ve Cheddar peynirinin kokusunun geldiği yere doğru yalınayak yürüdüm.

Edward,tezgahın üzerinde duran açık mavi bir tabağa bir omlet kaydırarak,lekesiz ocağın başında duruyordu.Kendimi tabağı ve tavayıda yiğebilecek gibi hissediyordum; karnım guruldadı.

''İşte,''dedi. Yüzünde küçük bir gülümsemeyle döndü ve çini masaya tabağı yerleştirdi.

İki metal sandalyeden birine oturdum ve Sıcak yumurtaları yemeye başladım. Boğazımı yaktılar ama önemsemedim.

Karşıma oturdu. 'Seni yeterince sık beslemiyorum.''

Yutkundum ve ona hatırlattım,''Uyuyordum. Bu oldukça iyi, bu arada.Yemek yemeyen bir insan için etkileyeci.''

''Yemek Şebekesi'' dedi, beim favori çarpık gülümsemesini aniden parlatarak.

Bunu görmekten mutluydum.Mutluydm çünkü bu haliyle kenfi herzamanki haline daha çok benziyordu.
''Yumurtalar nereden geliyor?''

''Temizlik elemanlarına mutfağı doldurmalaını söylemiştim. Burası için bir ilk. Onlara tüylerle
uraşmaları için onlara sormak zorunda kalacağım...'' Bakışları kafamın üzerindeki bir nktaya kilitlendi.
Onu daha çok üzecek bir şey söylemekten kaçınarak, cevap vermedim.

Her şeyi yedim. Sanırım iki kişi içinde yetecek kadar yapmıştı.

''Teşekkür ederim,'' dedim Onu öpmek için masanın üzerinden uzandım.Otomatik olarak beni geri öptü ve aniden ciddileşti ve uzaklaştı.

Dişlerimi gıcırdattım ve sormak istediğim soru suçlama gibi çıktı.''Buradayken bana bir daha dokunmayacakısın değil mi?''

Duraksadı, sonra yarım bir gülüşle elini yanağımı okşamak için kaldırdı.Parmakları yumuşakça tenimde gezindi ve ben kendimi onun avuç içleine doğru eğilmekten alamadım.

''Kastettiğim şeyin bu olmadığını biliyorsun.''

İç çekti ve elini bıraktı. ''Biliyorum ve haklısın.'' çenesini hafifçe kaldırarak duraksadı ve sonra sağlam bir kararlılıkla tekrar konuştu.''Sen değişene kadar seninle aşk yapmayacağım. Seni bir daha asla incitmeyeceğim.''

5. Bölüm Sonu
Bölüm 6. Oyalanma

Eğlenmem Esme Adası'nda birinci öncelik haline gelmişti. Şnorkelle daldık(Şey, daha doğrusu o oksijensiz yaşayabilme özelliğiyle hava atarken ben şnorkelle daldım ). Kayalık sivri bir doruğu da içine alan küçük ormanı araştırdık.Adanın güney ucundaki göl-liklerde yaşayan papağanları ziyaret ettik.Batıdaki taşlı küçük koydan güneşin batışını izledik.Sıcak sığ sularda yunuslarla birlikte yüzdük. Ya da en azından ben yüzdüm; Edward suda olduğu zaman yunuslar sanki yakınlarda bir köpekbalığı varmış gibi kayboluyordu.

Neler olduğunu biliyordum. Beni meşgul tutmaya çalışıyordu,kafası karışmış, böylece seks meselesi hakkına onun başının etini yemeye devam edemeyecektim. Nezaman Edward'a büyük ekran plazma ekranın altındaki bir milyon DVD'yi seçme konusunda sakin olmasını söylemeye çalıştığımda beni mercan resifleri batık mağaralar ve deniz kaplumbağaları gibi sihirli sözcüklerle beni evin dışına sürüklüyordu.Bütün gün geziyorduk, geziyorduk, geziyorduk, böylece güneş sonunda battığında kendimi tamamen açlıktan ölür ve yorgünluktan perişan halde buluyordum.

Her akşam yemeği bitirdiğimde tabağamın kenarına sarkıyordum; ben masada uyuya kaldığımda beni yatağa taşımak zorunda kalıyordu.Edward bana her seferinde tek kişi için çok fazla yemek yapıyordu amabütün gün o kadar yüzmeden, tırmanmadan sonra çok aç oluyordum.Sonra tamamen dolu ve yorgün olunca gözlerimi ancak neredeyse açık tutabiliyorum.Şüphesiz onun planıda buydu zaten.

Yorgunluk ikna çabalarım konusunda hiç yardımcı olmyordu. Ama pes etmedim. Akıl vermeye, yalvarmaya ve mızmızlanmaya çaıştım ama hiç birinin yararı olmuyordu.Henüz istediğim şey için fazla diretemeden baygın durumda oluyordum.Ve ne kadar uzun uyuyup uyumamış olmam önemli olmaksızın beni uyandıran-çoğunlukla kabuslar,çok canlı ve akılda kalıcı , tahminen rüyalarımın bu kadar renkli olmasının sebebi adanın çok-parlak renkleriydi-
rüyalarım çok fazla gerçek gibiydi.

Adaya geldiğimizden bir hafta ya da daha sonra, şerefimi tehlikeye atarak uzlaşmaya çalışmaya karar verdim.

Bu geçmişte işe yaramıştı.

Artık mavi odada uyuyordum. Temizlik ekibi yarına kadar gelmeyecekti, bu yüzden beyaz oda hala kar gibi, tüyden bir örtüyle kağlanmıştı. Mavi oda daha küçüktü, ve yatak daha makul oranlardaydı.Duvarlar koyu, tik ağacından kaplama tahtasındandı. ve döşemeler tamamen lüks mavi ipektendi.

Gece giyip uymak için Alice'nin iç çamaşırı koleksiyonundan bir kaç parça aldım--miktar olarak, benim için paketlediği az bikinilerle karşılaştırılamazlardı. Acaba neden bu kadar çok şeye ihtiyacım olcağı konusunda bir şey mi gördüğünü merak ettim ve onra bu düşünceyle ürperdim ve utandım.

Tenimin gerektiğinden fazla kısmını ortaya çıkarmanın yardımdan çok zararı dokunabileceğinden endişe duyarak, ama aynı zamande herşeyi denemeye hazır, ,fildişi masum satenleri incelemeye başladım.Edward ben evde giydiğim eski sweat larımı bile giyiyor olsaydım fark etmeyecek gibi görünüyordu.

Çürüklerartık çok daha iyi durumdaydı--- bazı yerlerde sarıya dönüyor ve hepirlikte kayboluyorlardı--- o yüzden bu akşam banyoda hazır tuttuğum korkutucu parçalardan birini giydim. İç çamaşırı siyahtı, dantelliydi ve ona bakmak üzerinizde değilken bile insanı utandırıyordu. İçeriye gitmeden önce aynaya bakmamak içiin çok dikkat ettim. Cesaretimi kaybetmek istemiyordum.

Onun gözlerinin yalnızca bir saniyeliğine o henüz ifadesini kontrol edemeden kocaman açılmasını izlemekten çok hoşnuttum.

''Ne düşünüyorsun?'' tek ayağım üzerinde dönerek sordum. Böylece her bakış açısından görebilecekti.
Boğazını temizledi. ''Güzel görünüyorsun. Sen herzaman öylesin.''

''Teşekkürler,'' dedim hırçınca.

Yumuşacık yatağa çabucak tırmanmaya karşı koyabilmek için fazla yorgündum. Kollarını etrafıma doladı ve beni göğsüne doğru çekti ama bu rutin bir şeydi-- Odanın içi onun soğuk bedeni yaında değilken uyumak için çok fazla sıcaktı.

''Seninle bir anlaşma yapacağım,'' dedim uykulu bir halde.

''Seninle hiç bir anlaşma yapmıyorum,''diye cevapladı.

''Daha ne önerdiğimi daha duymadın bile.''

''Farketmez.''

İç çektim.''Hayallah. Halbuki çok istemiştim... Neyse.''

Gözlerini devirdi.

Kendimi yaklaştırdım ve yemi yutmasını bekledim.Esnedim.

Sadece bir dakika aldı--- uyuya kalmam için yeterli değil.

''Tamam.Ne istiyorsun?''

Bir gülümsemeyle savaşarak dişlerimi bir saniye için kenetledim.Eğer karşı koyamayacağı tek bir şey varsa o da bana bir şeyler verme fırsatıydı.

''Şey, düşünüyordum da... Biliyorum tüm bu Dartmouth (ünlü bir okul) meselesinin vampir olmama için bir maske olduğunu biliyorum ama doğruyu söylemek gerekirse, Kolejde bir sömestır büyük ihtimalle beni öldürmez.''dedim. Uzun zaman önce beni vampir olmaktan vazgeçirmek için söylediği sözleri tekrarlayarak. ''Charlie'nin de Darmouth konusunda heycanlanacağında bahse girerim.Sürekli...onsekiz, ondokuz. Pek büyük bir fark yaratmıyor.''

Uzun bir süre sessiz kaldı. Sonra alçak bir sesle, ''Bekleyeceksin, insan olarak kalacaksın.''
Beni öpmesini önerircesine dilimi kaldırdım.

''Bunu bana neden yapıyorsun?'' dedi dişlerinin arasından.Ses tonu aniden kızgınlaşmıştı.''Herşey zaten bunlar olmadan da yeterince zor değil mi?'' Uyluklarımın üzerinde büzgülü danteli eliyle çekti. Bir an için, dikiş yerlerinnden onları koparacağını sandım. Sonra eli gevşedi. ''Önemli değil, seninle hiç bir anlaşma yapmıyordum.''

''Koleje gitmek istiyorum.''

''Hayır istemiyorsun ve hayatını yeniden riske atmak için hiçbir sebep yok.Bu seni incitmeyi göze almak demek.''

''Ama ben gitmek istiyorum. Şey, aslında kolej tam olarak istediğim şey değil--- Ben bir süreliğine daha insan kalmak istiyorum.''

Gözlrini kapadı ve burnundan soludu. ''Beni delirtiyorsun Bella. Aynı tartışmayı milyon kez tekrarlamadık mı? Sen herzaman hiç gecikme olmadan vampir olmak için bana yalvarmıyormuydun?''

''Evet,ama... şey, insan olmak için daha önce sahip olmadığım bir sebebim var.''

''Nedir o ?''

''Tahmin et,'' yastıkların üzerinden onu öpmek için uzandım.

Beni geri öptü, ama bana kazandığımı düşündürecek şekilde değil.Bu daha çok duygularımı incitmemeye çalışıyor gibiydi; o tamamen çıldırtıcı bir biçimde kontrollüydü. Nazikçe, bir dakika sonra beni geri çekti ve kollarının arasına aldı.

''Sen çok fazla insansın Bella. Hormaonların tarafından kontrol ediliyordun.'' kıkırdadı.
''Tüm olay da bu zaten Edward.İnsan olmanın bu yönünü seviyorum. Henüz pes etmek istemiyorum.Yeniden ben olmadan önce kan-delisi bir yeni doğan vampir olarak yıllarca beklemek istemiyorum.

Esnedim, ve o gülümsedi.

''Çok yorgünsun. Uyu aşkım.'' İlk tanıştığımızda benim için bestelediği ninniyi mırıldanmaya başladı.

''Neden bu kadar yorgün olduğumu merak ediyorum,'' iğneleyici ve alaycı bir ses tonu ile mırıldandım.'' Bu senin planlarından biri olamaz.''

Sadece bir kez kıkırdadı ve ninniyi mırıldanmaya devam etti.

''Bu kadar yorgün olduğuma bakılırsa daha iyi uyuyacağımı düşünürsün.''

Şarkı kesildi. ''Sen ölü gibi uyuyorsun Bella. Buraya geldiğimizden beri uykunda tek bir kelime bile etmedin. Eğer horluyor olmasaydın komada olduğundan endişe ederdim.''

Horlama alayını duymamazlıktan geldim. Ben horlamıyordum. ''Uyurken kıpırdamıyormuyum? Bu garip. Genelde kabus gördüğüm zamanlarda yatağın her tarafına dağılırım ve bağırırım.''

''Kabuslar mı görüyorsun?''

''Renkli olanlar. Bu kabuslar beni çok yoruyor.'' esnedim. ''Bütün gece onlar hakkında sayıklamadığıma inanamıyorum.''

''Ne ile ilgililer?''

''Farklı farklı şeyler-- ama aslında aynılar, bilirsin, renkler yüzünden.''

''Renkler?''

''Çok parlak ve gerçekçi. Genelde, ben rüya görürken, o sırada rüya görüyor olduğumun farkındayımdır ama bu rüyalarda uyuyup uyanık olduğumu bilmiyorum. Bu onları daha da korkutucu yapıyor.''
Tekrar konuştuğunda sesi kaygılanmış çıkıyordu.'' Seni korkutan şey ne?''

Hafifçe ürperdim. ''Genelde...'' duraksadım.

''Genelde?'' teşvik etti.

Neden olduğundan emin değildim, ama ona tekrar eden kabuslarımdaki çocuktan bahsetmek istemiyordum; bu sıradışı korku hakkında özel birşeyler vardı(Bells adaya geldiğinden beri melek yüzlü bir oğlan çocuğu ve Volturi hakkında kabuslar görüyor hatta daha sonra hamile olduğunu öğrendiğinde doğuma kadar çocuğunun erkek olacağına inanıyor; başta kısalttığım bölümlerden birinde vardı). Bu yüzden ona tam bir tarif vermek yerine , sadece bir parçasını anlattım. Kesinlikle beni yada başka birini korkutmaya yeterdi.

''Volturi,''fısıldadım.

Bana daha sıkı sarıldı. '' Onlar daha fazla bizi rahatsız etmeyecek. Yakında ölümsüz olacaksın, ve bize bulaşmak için hiç bir sebepleri kalmayacak.''

Yanlış anlamasından dolayı azıcık suçluluk duyarakta olsa, beni rahatlatmasına izin verdim. Kabuslar tam olarak o şekilde değildi.Kendim için krkmuyordum-- oğlan çocuğu için korkuyordum.''

İlk gördüğüm rüyadaki çocuk değildi bu--- kanlı gözlü, sevdiğim insanların ölü bedenleri üzerinde oturan vampir çocuk. Geçen hafta dört defa rüyamda gördüğüm çocuk kesinlikle insandı; yanakları kırmızıydı ve iri gözleri yumuşak bir yeşildi. Ama aynı diğer çocuk gibi, Volturi bize yaklaştığında çaresizlik ve umutsuzlukla titriyordu.

Aynı anda hem yeni hem eski olan bu rüyada, açıkça bu çocuğu korumak zorundaydım. Başka bir seçenek yoktu. Aynı zamanda, kaybedeceğimi de biliyordum.

Yüzümdeki yalnızlığı gördü'' Yardım etmek için ne yapabilirim?''

Geçiştirdim. ''Bunlar sadece rüya Edward.''

''Sana şarkı söylememi istermisin? Eğer kötü rüyaları uzakta tutacaksa bütün gece şarkı söyleyebilirim.(Do you want me to sing to you? Ill sing all night if it will keep the bad dreams
away- Stephenie'nin kitap çıkmadan önce cümle cümle verdiği alıntılardan)''

''Hepsi o kadar kötü değil. Bazıları güzel.Çok... renkli. Su altında, balıklarla ve mercanlarla. Gerçekten oluyor gübüler--- Rüya görüp görmediğimi bilemiyorum. Belkide problem adadır. Burası gerçekten çok aydınlık.''

''Eve gitmek istermisin?''

''Hayır. Hayır henüz değil. Biraz daha kalamazmıyız?''

''Sen ne kadar istersen o kadar kalabiliriz Bella.'' bana söz verdi.

''Sömestır ne zaman başlıyor? Daha önce dikkat etmemiştim.''

İç çekti. Tekrar ninniyi mırıldanmaya da başlamış oalbilirdi ama emin olamadan önce uykuya dalmıştım.

Daha sonra, karanlıkta şokla uyandım. Rüya çok gerçekçiydi...çok renkli, çok duygusal... karanlık oda da yönümü şaşırmış bir şekilde yüksek sesle soludum.Yalnızca bir saniye önce , parlak güneşin altındaydım sanki.

''Bella?'' Edward fısıldadı, yavaşça beni sarsarak, kolları etrafımda sıkılaştı.''Sen iyimisin hayatım?''

''Oh,''tekrar soluk soluğa kaldım. Sadece bir rüya. Gerçek değil. Su katılmadık bir şaşkınlıkla, göz yaşları uyarı olmaksızın yanaklarımdan aşşağıya oluk oluk akmaya başladı.

''Bella!'' dedi-- yüksek sesle, artık dehşet içinde.''Sorun ne?'' Göz yaşlarını sıcak yanaklarımdan, soğuk, hızlı parmaklarıyla sildi ama silinenleri yenileri izledi.

''Bu sadece bir rüyaydı.'' Sesimin çatlamasına sebep olan hıçkırığı bastıramadım.Anlamsız göz yaşları rahatsızlık vericiydi, ama beni etkisi altına alan sersemletici hüznü kontrol edemiyordum. Çok kötü bir biçimde bu rüyanın gerçek olmasını istiyordum
.
''Herşey yolunda, aşkım, sen iyisin. Ben buradayım.'' Skinleştirmek için birazcık fazla hızla beni geriye ve öne doğru salladı.''Başka bir kabus daha mı gördün? Gerçek değildi, gerçek değildi. ''

''Bir kabus değil.'' elimin tersiyle gözlerimi ovuşturarak, başımı salladım. ''Bu iyi bir rüyaydı.'' Sesim yeniden çatladı.

''O zaman neden ağlıyorsun?'' şaşkın bir edayla sordu.

''Çünkü uyandım.'' kollarımı boynunun etrafına boğacak kadar sıkı dolayıp feryad ettim ve boğazına doğru hıçkırmaya başladım.

Bir kere mantığıma güldü ama gülüşü endişeyle gerginleşmişti.

''Herşey yolunda Bella.Derin nefesler al.''

''Çok gerçekçiydi.,''ağladım.''Gerçek olmasını istedim.''

''Bana ne hakkında olduğunu anlat,'' beni sıkıştırdı. ''Belki yardımı dokunur.''

''Biz sahildeydik...''dedim. Yaşlarla dolu gözlerle,karanlıkta loşlaşmış, melek yüzüne bakarak.Azalmaya başlayan nedensiz hüznümle düşünceli bir şekilde ona gözlerimi diktim.

''Ve?'' sonunda beni teşvik etti.


Gözlerime biriken yaşları kırpıştırarak uzaklaştırdım.''Oh, Edward...''

''Anlat bana ,Bella,'' gözleri sesimdeki acı yüzünden vahşileşmiş bir şekilde yalvardı.

Ama yapamadım. Onun yerine kollarımla boynunu yeniden kavradım ve dudaklarımı ataşli bir şekilde onunkilere kilitledim. Bu tamamen arzu değildi--- bu bir ihtiyaçtı, acıyı dindirmek için. Karşılığı çabuktu ama çabucak yerini reddetme aldı.

Beni uzağa iterek ve omuzlarımdan kavrayarak, şaşkınlıkla yapabildiği kadar yavaşça benimle mücadele etti.

''Hayır Bella,'' ısrar etti, aklımı yitirmiş olmamdan endişe eder gibi bakıyordu.

Yenilgiyle omuzlarım düştü. Göz yaşları yeni bir sel halinde yüzümden aşşağıya döküldü.Yeni bir hıçkırıp boğazımda yükseliyordu. O haklıydı--- Delirmiş olmalıydım.

Bana kafası karışmış, ıstıraplı gözlerle baktı.

''Ben ü-ü-ü-zgünüm,''mırıldandım.

Ama o bana mermer teniyle daha sıkı sarılarak, kendine doğru çekti.
''Yapamam Bella, yapamam!'' İnleyişi heycanlı ve acı çeker gibiydi.

''Lütfen,''dedim, yalvarışım onun teninde boğuldu. ''Lütfen Edward?''

Sesimde titreyen gözyaşlarıyla mı harekete geçmişti, yoksa saldırımın aniliğiyle baş etmek için hazırlıksızmıydı, ya da isteği basitçe benimki gibi dayanılmazdı söyleyemiyordum ama sebep ne olursa olsun,bir iniltiyle teslim olarak dudaklarımı onunkilere geri çekti.

Ve rüyamın bittiği yerden devam ettik.

Sabah uyandığımda çok haretsiz kaldım ve nefesimi düzenli tutmaya çalıştım.

Edward'ın göğüsünde yatıyordum, ama o çok hareketsizdi ve kolları etrafımda sarılmamıştı. Bu kötüye işaretti. Uyanık olduğumu itiraf edip öfkesiyle yüzleşmeye korkuyordum---kime karşı olduğu önemli değildi.

Dikkatlice, kirpiklerimin arasından gözetledim.Koyu tavana gözlerini dikmişti, kolları başının arkasındaydı.Başımı dirseğimin üzerine koydum böylece yüzünü daha iyi görebilirdim. Yüzü ifadesiz ve anlaşılmazdı.

''Başım ne kadar belada?'' kısık bir sesle sordum.

''Yığınla,''dedi, ama başını döndürdü ve sırıttı.

Rahatlamayla bir iç çektim.''Üzgünüm,''dedim ''Öyle demek istememiştim... Şey, aslında dün gece olanların ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok.'' Sinir bozucu göz yaşları ve parçalayıcı acının anısıyla kafamı salladım.

''Rüyanın ne hakkında olduğunu bana hiç söylemedin.''

''Sanırım söylemedim-- ama daha çok ne hakkında olduğunu gösterdim.'' sinirlerim bozulmuş halde güldüm.

''Oh,'' dedi. Gözleri irileşti ve göz kırptı. ''İlginç.''

''Çok iyi bir rüyaydı,''mırıldandım. Yorum yapmadı, bu yüzden bir kaç dakika sonra sordum, '' Affedildim mi?''

''Düşünüyorum.''

Kendimi incelemeyi planlayarak ayağa kalktım---en azından etrafta hiç tüy gözükmüyordu. Ama hareket etrtiğim zaman garip bir baş dönmesi dalgası beni vurdu. Sallandım ve gerisin geri yastıkların üzerine düştüm.

''Woha... baş dönmesi.''

Kolları etrafıma dolandı.'' Çok uzun bir süredir uyuyorsun.On iki saattir.''

''On iki mi?'' Ne kadar garipti.

Konuşurken,önemsemiyormuş gibi yaparak kendime kısa bir bakış attım.İyi gözüküyordum. Kolumdaki çürükler hala bir haftalıktı, sararıyorlardı. Deneysel bir bişimde gerindim. Bu şekilde de iyi hissediyordum. Şey, aslında iyiden de fazlası.

''Araştırman tamamlandı mı?''

Uysalca başımı salladım.''Yastıkların tümü kurtulmuş gibi gözüküyor.''

''Malesef, ben senin geceliğin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.''Dantel parçalarının ipek çarşafın üzerinde saçıldığı, yatağın alt tarafına doğru başıyla işaret etti.

''Bu çok kötü,''dedim. ''Bunu sevmiştim.''

''Bende.''Başka zararımız var mı?'' korkakça sordum.

''Esmeye yeni bir yatak almam gerekecek.'' omuzlarının üzerinden bakarak açıkladı. Bakışını takip ettim ve yatak başından görünüşe göre kocaman ahşap parçalarının koparılmış olduğunu gördüğümde şok oldum.

''Hmm.'' Kaşlarımı çattım. ''Bunu duymuş olacağımı düşünürsün.''

''İlgin başka bir yere kaydığında, alışalmamış bir şekilde dikkatin dağılmış görünüyordun.''

''Evet dikkatim dağılmıştı,'' koyu bir kırmızıya dönerek itiraf ettim.

Yanan yanaklarıma dokundu ve iç çekti.''Bunu gerçekten özleyeceğim.''

Herhangi bir sinir ya da pişmanlık işareti arayarak yüzüne baktım.İfadesiz bir şekilde bana geri baktı, ifadesi sakindi ama bir bakıma da okunması olanaksızdı.

''Nasıl hissediyorsun?''

Güldü.

''Ne?''sordum.

''Çok suçlu gözüküyorsun--- sanki bir suç işlemiş gibi.''

''Suçlu hissediyorum,''mırıldandım.

''Sen zaten çok istekli olan kocanı baştan çıkardın. Bu çok büyük bir suç değil.''

Şaka yapıyor gibi gözüküyordu.

Yanaklarım daha da kızardı. ''Baştan çıkarmak kelimesi bir miktar bunu önceden planlamışım gibi durmasına sebep oluyor.''

''Belkide bu yalnış bir kelimeydi,'' kabullendi.

''Kızgın değilsin?''

Üzüntülü bir şekilde gülümsedi. ''Kızgın değilim.''

''Neden değilsin?''

''Şey...''duraksadı. ''İlk olarak seni incitmedim. Bu sefer kendimi konrtol etmek, gücümü kontrol etmek daha kolaydı.'' Gözleri tekrar yatağın iskeletindeki hasara kaydı. ''Belkide bu sefer neyin olabileceğini hakkında daha iyi bir fikrim olduğu içindir.''

Umutlu bir gülümseme yüzüme yayıldı.''Bunun sadece pratik meselesi olduğunu söylemiştim.''
Gözlerini yuvarladı.

Karnım guruldadı ve o güldü.''İnsan için kahvaltı zamanı mı?''sordu.

''Lütfen,''dedim, yataktan çıkmayı umarak. Çok çabuk hareket ettim ve dengemi yeniden sağlamak için sarhoş gibi sendelemem gerekti.Şifonyerin üzerine düşmeden beni yakaladı.

''İyi misin?''

''Eğer sonraki hayatımda daha iyi bir dengeye sahip olmassam, geri ödeme talep edeceğim.''

Bu sabah ben yemek pişirdim.Bir kaç yumurta kızarttım--daha detaylı bir şey yapmak için fazla aç. Sabırsızca, yalnızca bir kaç dakika sonra onları tabağa kaydırdım.

''Ne zamandır yumurtaların sarı-tarafı üstte yiyorsun?''sordu.

''Şu andan itibaren.''

''Geçen haftadan beri kaç tane yumurta tükkettiğini biliyormusun?'' Lavabonun altından çöp kutusunu çekti--- tamamen mavi kartonlarla doluydu.

''Garip,''dedim, kavurucu sıcaklıkta bir lokmadan ürperdikten sonra.''Burası benim iştahımla mahfoluyor.'' Ve benim rüyalarım, ve zaten kuşku duyduğum dengemle.''Ama burayı seviyorum, Yinede büyük ihtimalle yakında buradan ayrılmak zorunda kalacağız. Değil mi? Dartmouthta zamanında yetişebilmek için? Wow, sanırım yaşamak içinde bir yere ihtiyacımız olacak.''

Yanıma oturdu. ''Kolej konusunda bahaneler üretmeyi artık bırakabilirsin--- istediğin şeyi elde ettin. Ve anlaşma konusunda karara varmamıştık, yani seni bu konuda bağlayan bir şey yok.''

Horuldadım.''O bir bahane değildi Edward. Ben boş zamanlarımı bazıları gibi entrikalar kuararak geçirmiyorum. Bugün Bella 'yı parişan etmek için ne yapabiliriz? Onun sesinin zayıf bir taklitiyle konuştum. Utanmadan güldü. ''Gerçekten de insan olarak biraz daha fazla zaman geçirmek istiyorum.''

Elimi onun çıplak göğsünde gezdirmek için öne eğildim. ''Yeterince zaman geçirmedim:''

Bana kuşkulu bir bakış attı. '' Bunun için mi?'' elimi yakalayıp karnına doğru hareket ettirerek sordu.''

Bunca zamandır anahtar kelime Seks mi ydi?'' Gözlerini devirdi. ''Bunu daha önce neden düşünemedim?'' alaycı bir şekilde mırıldandı. ''Kendimi bir çok tartışmadan kurtarabilirdim.''

Güldüm. ''Evet, büyük ihtimalle.''

''Çok fazla insansın,'' dedi tekrar.

''Biliyorum.''

Bir gülümseme belirtisiyle dudakları yukarıya doğru kıvrıldı. ''Dartmoutha gidiyoruz? Gerçekten ? ''

''Büyük ihtimalle daha ilk sömestırda çuvallayacağım.''

''Senin özel öğretmenin olabişlirim.'' Gülümsemesi artık genişlemişti. ''Koleji seveceksin.''

''Bu kadar geç apartman bulabileceğimizden eminmisin?''

Suçlu suçlu yüzünü buruşturdu. ''Şey, aslında orada çoktan bir evimiz var. Bilirsin, yalnızca önlem için.''

''Bir ev mi aldın?''

''Emlak iyi bir yatırım.''

Tek kaşımı kaldırdım ve kurtulmasına izin verdim. ''O zaman hazırız.''

''Senin 'önce' arabanı bir süre daha uzun tutabilecekmiyiz görmem lazım...(Edward Bella ya bir vampirlikten öncesi için-zırhlı ve füze geçirmez- bir de vampirlikten sonra-zırhsız spor ve süper lüks- almıştı)''

''Evet, cennet, tanklardan korunmamı yasakladı.''

Sırıttı.

''Ne kadar daha burda kalabiliriz?''diye sordum.

''Zaman bakımından bir sorunumuz yok. Bir kaç hafta daha , eğer istersen. Ve New Hampshire'e gitmeden Charlie'ye uğrayabiliriz. Yılbaşını da Renee'yle geçiririz...''

Bu hiç te kolaylaşmıyordu. Şimdi de kesinlikle, insan olmanın nasıl iyi bir şey olabileceğini keşvetmiştim. Bu da planlarımı erteleme konusunda aklımı çeliyordu. On sekiz, on dokuz ya da yirmi...Gerçekten fark edermiydi? Bir yıl içerisinde o kadar da değişmezdim.Ve Edwardla birlikte insan olmak... Seçim her geçen gün daha da zorlaşıyordu.

''Bir kaç hafta daha,'' onayladım. Ve sonra , asla yeterli bir zaman gibi gözükmediği için ekledim.'' Yani düşünüyordum da-- daha önce pratik konusunda ne söylediğimi biliyorsun?''

Güldü. ''Düşündüğün şeyi unutmayabilirmisin ? Bir bot duyuyorum. Temizlik elemanları burada olmalı.''
Düşündüğüm şeyi unutmamamı söyledi. Yani bu bana bir daha pratik konusunda zorluk çıkarmayacağı anlamına mı geliyordu? Gülümsedim.

''Gustavo'ya beyaz odadaki karışıklığı açıklamama izin ver. ve sonra dışarı çıkabiliriz. Güney tarafındaki ormanda bir yer var---''
Dışarı çıkmak istemiyorum. Bugün bütün adayı yürümeyeceğim. Burada kalıp bir film seyretmek istiyorum.''

Benim düş krıklığına uğramış ses tonuma gülmemek için dudaklarını büzdü. ''Tamam, sen nasıl istersen. Neden ben kapıya bakarken sen de bir tane seçmiyorsun?''
''Ben kapı sesi duymadım.''

Başını yana doğru eğdi, dinleyerek. Yarım saniye sonra kapıda, zayıf, çekingen bir tak tak sesi duyuldu. Sırıttı ve hole doğru döndü.

Büyük televizyonun altındaki raflara yöneldim ve başlıkları incelemeye başladım. Nerede başladığına karar vermek zordu. Bir film kiralama dükkanından daha çok DVD'leri vardı.

Holden aşşağıya doğru gelirken Edward'ın akıcı bir dille kusursuz bir Portekizce olduğunu düşündüğüm bir sili konuşan, alçak, kadife sesini duyabiliyordum. Başka bir sert, insan sesi aynı dilde cevapladı.
Edward onalrı, bu taraftaki mutfağı işaret ederek, odaya yönlendirdi. İki brezilyalı onun yanında inanılmaz kısa ve koyu gözüküyorlardı.İkisinin de yüzleri çizgilerle kırışmış, yuvarlak bir adam ve ince bir kadın. Edward bir gurur gülümseyişiyle bana doğru el kol hareketleri yaptı ve heycanlı bir takım yabancı sözcüklerle karışmış adımı duydum. Beyaz odadaki yakında karşılaşacakları, oldukça kötü durumdaki karışıklığı düşününce birazcık kızardım.Ufak adam bana kibarca gülümsedi.

Ama küçük kahve-tenli kadın gülümsemedi. Bana bir şok, endişe ve çoğunlukla, gözleri irileşmiş bir korku karışımıyla baktı. Tepki veremeden önce, Edward onu tavuk kümesine doğru izlemeleri için işaret etti ve gitmişlerdi.

Yeniden ortaya çıktığı zaman yalnızdı. Hızlı hızlı bana doğru yürüdü ve beni kollarını etrafıma doladı.
''Onun sorunu neydi?'' paniiklemiş ifadesini düşünerek fısıldadım.

Telaşsızca omuz silkti. ''Kaure'nin kökeni Ticuna Hintlileri. O modern dünyada yaşayanlardan daha fazla batıl inançlarla yetiştirilömiş- yada daha çok herşeyin farkında diyebilirsin-- Ne olduğumdan şüpheleniyor, yada en azından yakın.'' Sesi hala endişeli değildi.''Burada kendi efsaneleri var.

Libishomen-- yalnızca güzel kadınlarla avlanarak yaşayan, kan emici bir yaratık. Yan gözle bana baktı.
Yalnızca güzel kadınlar mI? Şey, açıkçası bu insanın biraz gururunu okşuyordu.

''Dehşete kapılmış gözüküyordu.''dedim.

''Öyleydi- ama daha çok seninle ilgili endişeleniyordu.''

''Ben mi?''

''Seni neden buraya tamamen yalnız getirdiğimden endişeliydi.'' Karamsarca kıkırdadı ve sonra filmlerden oluşan duvara baktı. ''Her neyse, izlemek için bize bir film seçmiyorsun? Bu kabul edilebilir bir insan uğraşı.''

''Evet, eminim film izlemek onu insan olduğuna ikna eder.'' güldüm ve kollarımı sıkıca boynuna doladım ve sonra ayaklarımı yerden kesecek şekilde kollarını etrafımda sıkılaştırdı böylece eğilmek zorunda kalmıyordu.

''Film,milm,'' dudakları boynumdan aşşağıya hareket ederken, ellerimi bronz saçlarında dolaştırarak mırıldandım.

Sonra bir nefes kesilmesi duydum ve Edward beni ani bir şekilde yere bıraktı. Kaure siyah saçlaında tüylerle, kollarında daha büyük bir tüy çuvalıyla holde donmuş duruyordu. Bana gözlerini dikip baktı. Gözleri yerinden uğrarken kızardım ve yere doğru baktım. Sonra kendini toparladı ve yabancı bir dilde olmasına rağmen açıkça özür ve mazeret olan bir şeyler mırıldandı. Edward gülümsedi ve arkadaş canlısı bir tonla cevapladı.Kadın koyu renk gözlerini başka tarafa çevirdi ve holden aşşağıya devam etti.
''Onun ne düşündüğünü düşündüğümü düşünüyordu değil mi?'' mırıldandım.

Benim anlaşılması güç cümleme güldü. ''Evet''

''İşte,'' rasgele uzandım ve bir film aldım. ''Bunu koy ve bizde izliyormuş gibi yapabiliriz.''

Bu kapağında gülümseyen yüzle ve kabarık albiseler olan eski bir müzikaldi.

''Oldukça balayıca.'' Edward onayladı.

Ekrandaki aktörler sulu bir açılış parçasıyla dans ederken bende kanepeye uzandım ve Edward'ın kollarına sokuldum.

''Artık beyaz odaya mı döneceğiz?''

''Bilmem... Ben çoktan diğer odadaki yatağı tamir edilemez şekilde parçaladım---- belki eğer yıkımı evin bir kısmıyla sınırlayabilisek, belki Esme bizi bir gün yine davet edebilir.''

Genişçe gülümsedim. ''Yani daha fazla yıkım olacak mı?''

İfademe güldü. ''Bence sen bana aniden ve vahşice saldırmadan önce bunu planlı yaparsak daha güvenli olabilir.''

''Bu sadece bir an meselesi,'' sakince onayladım ama nabzım damarlarımda yarışıyordu.

''Kalbinle ilgili bir sorun mu var?''

''Hayır. Bir at kadar sağlıklı.''duraksadım. ''Yıkım alanını gözden geçirmeye gitmek istermisin?''

''Belki eğer yalnız kalana dek beklersek daha kibar olabilir. Sen beni eşyaları parçalarken farketmeyebilirsin ama bu büyük ihtimalle onları korkutur.''

Dorusunu söylemek gerekirse, diğer odadaki insanları çoktan unutmuştum.''Haklısın.''

Ben sabırsızca işlerini bitirmelerini bekler ve ekrandaki sonsuza-kadar-mutlu-yaşadaılar a odaklanmaya çalışırken Gustavo ve Kaure ev boyunca yavaşça ilerlediler.kaba bir ses beni korkuttuğunda --yine de Edward'a göre günün yarısı boyunca uyumuştum--uykum gelmeye başlamıştı.Edward beni hala kucağında tutarak kalktı ve Gustavo'ya akıcı Portekizcesi ile cevap verdi. Gustavo başını salladı ve sessizce ön kapıya doğru yürüdü.

''Bitirdiler,''Edward bana söyledi.

''O zaman bu yalnız olduğumuz anlamına mı geliyor?''

''Önce öğle yemeğine ne dersin?'' önerdi.

İkilem ile bölünmüş halde dudaklarımı ısırdım. Oldukça açtım.

Bir gülümsemeyle elimi tuttu ve beni mutfağa götürdü. Yüzümü o kadar iyi biliyordu ki, aklımı okuyamaması bir şey ifade etmiyordu.

''Bu kontrolden çıkıyor'' sonunda doymuş hissettiğimde şikayet ettim.

''Bu öğledensonra yunuslarla yüzmek istermisin---kalorileri yakmak için?'' sordu.

''Belki sonra. Kalorileri yakmak için başka bir fikrim var.''

''Ne peki?''

''Şey, daha bir çok korkunç yatak kaldı---''

Ama bitiremedim. Beni çoktan kucağına almıştı ve dudakları beni insanüstü bir hızla mavi odaya taşırken beni susturdu.

6. Bölüm Sonu
Bölüm 7.BEKLENMEDİK

Üzerimdeki karanlık kefen gibi sisin üzerinde ilerliyordu. Onların istekle parlayan koyu, öldürmeyi arzulayan, yakut gözlerini görebiliyordum.Dudakları, onların sivri, ıslak dişlerinin üzerinde gerildi---biraz hırlama, biraz gülümseme.

Arkamda inleyen çocuğu duydum, ama ona bakmak için geri dönemedim. Yine de onun güvende olduğu konusunda umutsuzdum. Şu anda odaklanma konusunda hiç bir hata yapma lüksüm yoktu.
Daha da yaklaştılar. Siyah cüppeleri hareketleriyle birlikte hafifçe dalgalanıyordu. Ellerinin kemik-rengi avuçlarında kıvrıldığını gördüm. Tüm yönlerden bizi sararak, ayrılmaya başladılar. Dört bir yanımız sarılmıştı. Ölecektik.

Ve sonra, sanki bir flaş patlaması gibi, bütün sahne değişikti. Henüz değişmemiş--- Volturi hala bizi öldürmeye hazır arkamızda yürüyordu. Gerçekten değişen şey resmin bana nasıl gözüktüğüydü. Aniden, onun için açtım. Panik, ben öne doğru çömelirken kana susamışlığa dönüştü. Yüzümde bir gülümseme oluştu ve çıplak dişlerimin arasından bir hırıltı çıktı.

Rüyanın şokuyla yerimden fırladım.

Oda karanlıktı.Ayrıca aşırı sıcaktı. Ter şakaklarımdan boğazıma doru akıyordu.
Elimle sıcak yatağı yokladım ve boş buldum.

''Edward?''

Hemen sonra, parmaklarım prüssüz, düz ve sert bir şeye deydi. İkiye katlanmış bir kağıt parçası. Notu elime ldım ve ışıkları açmaya gittim.

Notun dışındaki adres Mrs. Cullen adınaydı.

Yokluğumu fark etmeyeceğini umuyorum, ama eğer fark edersen, çok kısa bir süre içerisinde döneceğim. Yalnızca avlanmak için anakaraya gittim. Uykuya geri dön ve tekrar uyandığında ben yanında olacağım. Seni seviyorum.
devamı yokmu.... lütfen biraz daha yaz. lütfen... süper gidiyordu Turned
Sayfa: 1 2 3
Referans URL